Sanat

Gotik Sanatı

Gotik

Gotik tarzı, geç Orta Çağ boyunca Avrupa’da hüküm süren dekoratif tarzıdır. 12. yüzyılın başlarından 16. yüzyılın ikinci yarısına kadar sürmüştür (1120-1500). Tarz, Paris çevresindeki Ile-de-France’ta ortaya çıkmış ve hızla Fransa’ya sonra da Avrupa’nın geri kalanına yayılmıştır. Gotik tarz, Romanesk tarzdan daha sonra gelmiş ve Rönesans tarzı ile başarılı olmuştur. Gotik, aslen mimaride gelişmiş ve öncelikle dinî yapılarla ilişkilendirilmiştir.

Tarz olarak dinî yapılarda oldukça karmaşık detaylar, kuleli yüksek binalar ve ışık, renk ve anıtsal güzelliğin kutlanmasıyla eş anlamlı hâle gelmiştir. 16. yüzyılda Gotik üsluba duyulan coşku azaldıktan sonra 19. yüzyılda Viktorya döneminde yeniden canlanmıştır. Bu canlanma daha sonra Neo-Gotik, Gotik Uyanış ve hatta Victoria Gotik olarak da tanınmıştır.

Gotik Kelimesinin Ortaya Çıkışı

Popüler olduğu Orta Çağlarda Gotik üslup, Fransa’daki kökenlerinden dolayı Fransız eseri olarak biliniyordu; bununla birlikte stil için “Gotik” kelimesinin ilk kullanımı, aşağılayıcı bir tanım olarak çok daha sonra ortaya çıkmıştır. Kelime, büyük olasılıkla İskandinavya veya Almanya’dan gelen barbar kabileler olan Gotlara atıfta bulunuyordu.

Gotlar, M.S. 410’da Roma İmparatorluğu’nun kalbi olan Roma’nın yağmalanmasından sorumluydu; ve M.S. 476’da imparatorluğun düşüşünde büyük rol oynamışlardı. Daha sonra Avrupa’da iktidara yükseldiler; ve 15. yüzyılın Rönesans bilgili İtalyan tarihçileri, Roma İmparatorluğu’nun mirasını tahrip etmiştir.

Sonuç olarak “Gotik” terimi; stili kaba, çirkin ve tatsız olan sözde barbarlarla ilişkilendirerek eleştiren bu bilimsel Rönesans tarihçileri tarafından icat edildi. “Gotik” tarzın aslında Got kabileleriyle hiçbir ilgisi yoktu; ve kelime çoğu durumda çirkin, barbarca çağrışımlarını yitirdi. Bununla birlikte, bu stili tanımlamak için “Gotik” kelimesi kullanmaya devam edilmiş ve eleştirmenlerinin endişelerine rağmen tarih boyunca büyük bir popülerlik kazanmıştır.

Gotik Üslup Nerede, Ne Zaman ve Neden Ortaya Çıktı?

Gotik üslup, Orta Çağ boyunca Avrupa’da giderek daha güçlü hâle gelen Katolik Kilisesi tarafından kullanılan bir mimari tarz olarak ortaya çıkmıştır. Orta Çağların sonlarında Avrupa, tümü Katolik Kilisesi çatısı altında olan yeni uluslara yol açan önemli sınır değişiklikleri geçirdi. Gelişmekte olan ülkeler; yeni şehirler, kasabalar ve değişen demografik özellikler anlamına geliyordu. Bununla birlikte, taş işçiliği ve inşaat tekniklerindeki önemli teknolojik gelişmeler sayesinde binalar yeni zirvelere ulaşabilir ve büyük hacimleri doldurabilirdi.

Katolik Kilisesi; inançlarını teşvik edecek devasa, yeni ibadet kiliseleri inşa etmek istedi ve bu nedenle bu yeni kiliseleri inşa ederken Orta Çağ’a hakim olan ürkütücü, tanrı korkusu taşıyan din anlayışına tepki gösterdi. İnsanlar, önsöz niteliğindeki bir yargı gününe veya felaketle sonuçlanan bir değişikliğe hazırlık olarak ibadete yöneldi.

Bu nedenle Gotik tarz, 1000 yılından beri süregelen bu kıyamet benzeri “bin yıllık kaygıyı” ifade etti; ve sonraki yüz yıl boyunca ivme kazandıktan sonra ortaya çıkan stil, kötü ruhları uzaklaştırmak için tasarlanmış birçok unsuru içeriyordu. Kıyametin işaretleri ve dindarları Tanrı’nın ışığına götürmektedir. Resimlerden veya süslemelerden ziyade bu özellikler binaların kemerlerine dâhil edildi ve bu nedenle Gotik tarz iki katlı muhteşem, müthiş yapıları içinde güvenli bir liman sağladı; ve aynı zamanda onu gören herkese dehşetlerini hatırlattı. Katolik inancını reddedenlerin başına kötü şeyler gelebilirdi.

Gotik tarzda ayakta kalan en eski bina, 1140 yılında Paris’te inşa edilen Saint-Denis manastırıdır. Bu kilisede önceki Romanesk tarzın unsurları tamamen Gotik’e uyarlanmıştır. Tarz, Paris’i çevreleyen bölgeye, Ile-de-France’a, İngiltere’ye ve Fransa’nın geri kalanına hızla yayıldı. Kiliselerin, katedrallerin, manastırların inşası yoluyla Gotik tarz; Katolik Kilisesi’nin gruplarıyla birlikte İngiltere’ye, Prusya’ya (günümüz Almanya’sı), Polonya’ya, Macaristan’a ve hatta Baltık devletlerine ve Güney’e kadar yayıldı. İtalya ve İspanya’da yüzyıllar boyunca hakim oldu.

Gotik Mimarinin Özellikleri

Gotik sanat, Romanesk sanattan gelişmiştir; ve Almanya’nın bazı bölgelerinde 12. yüzyılın ortalarından 16. yüzyılın sonlarına kadar etkisini sürdürmüştür. Mimari, Gotik sanatın ana sanat formuydu; ve Gotik mimari tasarımın temel yapısal özellikleri, Orta Çağ duvarcılarının geniş açıklıklar üzerinde ağır yığma tavan tonozlarını(kemerli çatılar) desteklemeyle ilgili sorunları çözme çabalarından kaynaklanıyordu.

Sorun, geleneksel kemerli çatının taş işçiliğinin dayandığı duvarlara aşağı ve dışa doğru muazzam bir baskı uyguladığı için ortaya çıktı; ve bu da genellikle bir çökmeye neden oldu. Romanesk mimarisinin önceki dönemine kadar (yaklaşık 800-1150) bina tasarımcıları, tonozun aşağı ve dışa doğru basıncını dengelemek ve emmek için dikey destek duvarlarının aşırı kalın ve ağır yapılması gerektiğine inanıyorlardı.

Uçan Payandalar: Sivri Kemer

Gotik

Öncelikle Gotik mimarlar, ince taş panellerden oluşan tonozlu bir tavanı destekleyen, kesişen beşik tonozlardan oluşan nervürlü bir tonoz geliştirdiler. Bu yeni düzenleme yalnızca tavan tonozunun ağırlığını (ve dolayısıyla dışa doğru itme kuvvetini) önemli ölçüde azaltmakla kalmadı; aynı zamanda tonozun ağırlığı da artık kesintisiz bir duvar kenarı yerine ayrı bir taş nervür boyunca iletildi ve kanalize edildi. Sağlam kalın duvarlara olan ihtiyacı ortadan kaldıran dikey iskeleler veya hareketli payandalar olarak da adlandırılır. Ayrıca Gotik mimarlar, beşik tonozun yuvarlak kemerlerini sivri kemerlerle değiştirdi; ve tonozun ağırlığını daha dikey bir yönde dağıttılar.

Basitçe söylemek gerekirse, Gotik inşaatçılar bina tasarımında devrim yaratana kadar çatının(tonoz) ağırlığını tamamen destek duvarlarının üzerine düşürdüler. Sonuç olarak çatı ne kadar ağır olursa veya çatı ne kadar yüksekse duvarlar üzerindeki aşağı ve dışa doğru o kadar fazla basınç ve dik durmaları için o kadar kalın olmaları gerekmektedir.

Örneğin; bir Romanesk katedralin büyük miktarda yer kaplayan ve küçük, loş iç mekânlar yaratan büyük ölçüde kalın sürekli duvarları vardı. Buna karşılık Gotik mimarlar, tavanın kirişleri boyunca duvarlar boyunca uçan bir payandaya(yarı kemer) ve ardından dikey desteklere(iskeleler) zemine doğru ağırlığını kanalize ettiler. Gerçekte çatı artık destek için duvarlara bağlı değildi.

Sonuç olarak, Gotik bir katedralin duvarları çok daha yükseğe inşa edilebilirdi (bu da binayı daha da muhteşem hâle getirdi), çok daha ince olabilirdi (bu da daha fazla iç alan meydana getirirdi), daha fazla pencere içerebilirler (bu daha parlak iç mekânlara ve vitray sanatının kullanıldığı yerlerde daha fazla süsleme ve geniş alan anlamına gelebilir.

Bütün bunlar; uzun ince duvarları çok renkli ışıkların devasa vitraylardan akan çok renkli ışıkla zenginleştirilmiş, yükselen dikeylik izlenimi veren, tamamen yeni bir katedral iç mekânının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Gül pencereler; bir tekerlek içindeki ince, girift bir şekilde oyulmuş taş bir ağ ile ayrılmış birçok yaprak gibi şekillendirilmiştir. Gül pencereler, birçok Gotik katedralde öne çıkan bir özellikti. Katedrallerde vitrayın bir başka önemli kullanımı genellikle uzun ince cam bölmelerle süslenmiş uzun şapellerde oldu.

Pencerelerin iç mekânda parıldayan renkleri aydınlatması ve yansıtmasının yanı sıra teknik olarak giderek daha fantastik dinî kompozisyonları tasvir etmesi mümkündü. Dış cephesi, uçan payandalarla üst duvarlara bağlanan dikey ayaklar ve büyük gül pencereleriyle eskisinden daha karmaşıktı. Stil geliştikçe dekoratif sanat, yapısal meselelerin yerini alma eğilimindeydi. Böylece oyma olarak bilinen dekoratif taş işçiliği; yüksek portikolar, tepeler ve kuleler dâhil olmak üzere diğer dekoratif özelliklerin zengin bir çeşitliliği ile birlikte eklendi.

Heykel Üzerindeki Gotik Etki

Bir sanat formu olarak Gotik heykel, çoğunlukla tamamen dâhil edildiği Gotik mimariden etkilenmiştir. Gotik tarzdaki heykellerin en yaygın türlerinden biri; Gotik tarzda bir katedralin veya kilisenin cephesine kapıların veya ana kapıların her iki tarafına yerleştirilmiş, genellikle azizlerden veya önemli dinî figürlerden oluşan heykel sıralarıdır. Bu figürler, okuma yazma bilmeyen bir Orta Çağ halkı tarafından kolayca tanımlanmalarına izin veren nesneleri tutarak, bir el kaldırarak veya el hareketleriyle sık sık hareket hâlinde sergileniyordu. Bu heykellerinin birçoğunun kullanılmasıyla Gotik binalarının dış cephesi, süslü bir görünüm elde edebilmiştir.

Gotik heykelin bir diğer önemli türü de Gotik tarzdaki büyük bir binanın dış cephesinde kanalların özelliklerini gizlemek için kullanılan küçük “grotesk” fantastik yaratıklar olan çirkin yaratıklardır. Gargoyleler, düşen yağmur suyunun akışını bölmek için sık sık ağızlarından suyu farklı yönlerde çıkarırdı. Çirkin yaratıkların çoğu komik görünüşlere sahipti; ancak bazıları kötü ruhları uzaklaştırmak için tehditkâr, korkutucu görünümlerde tasarlanmıştır.

Resim Üzerindeki Gotik Etki

Gotik resim, önceki Romanesk tarzından büyük ölçüde etkilenmiştir. Kompozisyonlar; güçlü, zıt renkler içeren dinî konulara ve tasvirlere odaklanarak basit kalmıştır. Figürler yavaş yavaş daha canlı ve duygusal hâle gelmiştir. Resimlerin mimari unsurları Gotik mimariye benzemeye başlamıştır. Resim üzerindeki en büyük Gotik etki, dönem boyunca ivme kazanan farklı ortamların kullanılmasıyla olmuştur.

Gotik resmin en önemli biçimlerinden biri; genellikle dinî metinler olan, “ışıklı el yazmaları” olarak bilinen el yazmaları veya dekoratif şekillerde resmedilen ve basılan, kişisel ibadet aracı olarak kullanılan İncil’di. Çoğu zaman günün çeşitli saatlerinde söylenecek dualar veya mal sahibiyle ilgili olduğu düşünülen azizler hakkında bilgiler de içerirlerdi. En iyi aydınlatılmış el yazmalarından bazıları, o zamanlar çok pahalı ve nadir olan altın varak ve birçok parlak pigment ve renk içeriyordu. Bununla birlikte, birçok el yazmasının siyah beyaz olarak resmedilmesi alışılmış bir şeydi.

Sunak(Altarpieces) ve panel resimleri Gotik resmin diğer önemli yönleriydi. Sunak genellikle diptik olarak bilinen iki panel veya panellerindeki resimleri gizlemek için katlanabilen triptikler olarak bilinen üç panel içermektedir. Bu paneller ve sunaklar çoğunlukla İncil’den sahneler tasvir ediyordu ve kiliseler, katedraller ve manastırlar için yapılmıştır; ancak çok zengin insanlar, küçük panel resimlerini hatta kendi evleri için kişisel diptikleri veya triptikleri alabiliyorlardı.

Gotik Mimarinin Tarihi ve Gelişimi

Gotik mimari tasarımı üç aşamada değerlendirilebilir: Erken, Yüksek ve Geç Gotik.

Erken Gotik (1120-1200)

Tüm yapısal unsurların tutarlı bir mimari tarzla birleştirilmesi ilk olarak Ile-de-France’ta gerçekleşti. Paris çevresindeki bölgenin müreffeh sakinlerinin artık Gotik mimariyi örnekleyen büyük katedralleri inşa etmek için yeterli kaynaklara sahip olduğu söylenebilirdi. Hayatta kalan en eski Gotik yapı, yaklaşık 1140 yılında başlamış olan Paris’teki Saint-Denis Bazilikası’dır. Notre-Dame de Paris (1163-1345) ve Laon Katedrali (1112) ile başlayan benzer tonozlu ve pencereli katedraller kısa süre sonra ortaya çıkmıştır (1215). Kısa süre sonra dört farklı yatay düzeyden oluşan bir dizi gelişti; zemin seviyesi, ardından tribün galeri seviyesi, ardından triforium galeri seviyesi, bunun üzerinde ise üst kat olarak adlandırılan pencereli bir üst kat yer almıştır.

Bu farklı yükseltileri desteklemek ve çerçevelemek için kullanılan sütun ve kemerlerin deseni, iç mekânın geometrisine ve uyumuna katkıda bulunmaktadır. Erken dönem Gotik katedralin doğu ucu; ambulatuarla çevrili yüksek sunağı içeren, apsis adı verilen yarım daire biçimli bir çıkıntıdan oluşuyordu. Batı ucu binanın ana girişi, görsel olarak çok daha etkileyiciydi. Tipik olarak geniş bir cephesi, dikey çizgileri; üzerinde yatay pencereler, galeriler, heykeller ve diğer taş işçiliğinin bulunduğu anıtsal kapıların yatay çizgileriyle (zemin seviyesinde) dengelenen iki büyük kuleye sahipti. Tipik olarak katedralin uzun dış duvarları, duvarın üst kısmına uçan payanda olarak bilinen bir yarı kemer şeklinde bağlanan dikey ayaklarla destekleniyordu. Bu erken dönem Gotik mimari tasarım stili Avrupa’dan Almanya’ya yayıldı.

Yüksek Gotik (1200-80) “Rayonnant”

Kıtada, Gotik bina tasarımının bir sonraki aşaması Rayonnant Gotik mimarisi olarak bilinir. Rayonnant Gotik mimarisi, zaman içinde gittikçe daha ayrıntılı hâle gelen ancak neredeyse hiç yapısal iyileştirme olmayan yeni geometrik dekorasyon dizileriyle karakterize edilmiştir. Aslında Rayonnant aşamasında katedral mimarları ve duvar ustaları dikkatlerini ağırlık dağılımını optimize etme ve daha yüksek duvarlar inşa etme görevinden uzaklaştırdılar; ve bunun yerine binanın “görünümünü ve hissini” iyileştirmeye odaklandılar.

Bu yaklaşım; doruklar (dik yapılar -tipik olarak sivri uçlu-, ayaklar, payandalar veya diğer dış elemanlar), pervazlar ve özellikle pencere oyma(dikme) gibi birçok farklı dekoratif özelliğin eklenmesine yol açtı. Rayonnant Gotik’in en karakteristik özelliği, Strasbourg Katedrali (1015-1439) gibi birçok kilisenin batı cephelerini süsleyen devasa dairesel gül penceresidir. Rayonnant tarzının en önemli örnekleri arasında Reims, Amiens, Bourges ve Beauvais katedralleri yer alır. Rayonnant mimarisinin diğer tipik özellikleri arasında iç dikey desteklerin zayıflaması ve duvarlar büyük ölçüde vitraydan oluşan ve pencereleri bölümlere ayıran dikey çubuklarla vitraydan oluşana kadar triforium galerisinin asma katla birleştirilmesi yer almıştır.

Geç Gotik (1280-1500) “Gösterişli”

Gotik mimari tasarımın üçüncü bir üslubu 1280 civarında ortaya çıkmıştır. Gösterişli, Gotik mimari olarak bilinen Rayonnant’tan bile daha dekoratifti; ve yaklaşık 1500 yılına kadar devam etti. İngiliz Gotik mimarisindeki karşılığı “Dikey stil”dir. Flamboyant Gotik mimarisinin karakteristik özelliği, taş pencere oymalarında aleve benzer S şeklindeki eğrinin yaygın kullanımıdır. Ek olarak, duvarlar iskelet dikmeleri ve oymalarla desteklenen tek bir kesintisiz cam genişliğine dönüştürülmüştür.

Geometrik mantık; dış cepheyi duvarın yanı sıra pencereleri kaplayan, karmaşık üçgen kümeleri, tepeler, yüksek portikolar ve tonozdaki ekstra nervürlerin yıldız desenleri ile artırılan oymalarla kaplayarak sık sık gizlendi. Yapısal özden ziyade imaja odaklanma, Fransa’daki siyasi olaylardan etkilenmiş olabilir; çünkü IV. Kral Charles 1328’de bir erkek varis bırakmadan öldü. Bu, en yakın erkek akrabası İngiltere’nin yeğeni III. Edward’ın iddialarına neden oldu. Miras, Fransız Valois Evi’nin VI. Philip’e (1293-1350) gittiğinde savaşın (1337) başlamasını tetikledi; bu da dinî mimaride bir azalmaya ve askerî ve sivil yapıların inşasında bir artışa yol açtı.

Sonuç olarak, Gösterişli Gotik tasarımlar birçok saraylarda giriş salonlarında ve hatta yurt içi konutlarda belirgindir. Birkaç kilise veya katedral tamamen Flamboyant tarzında tasarlandı, bazı önemli istisnalar Chalons-sur-Marne yakınlarındaki Notre-Dame d’Epine ve Rouen’deki Saint-Maclou’dur. Diğer önemli örnekler arasında Chartres’in kuzey kulesi ve Rouen’deki Tour de Beurre sayılabilir. Fransa’da Flamboyant Gotik mimarisi sonunda yolunu kaybetti, çok süslü ve karmaşık hâle geldi. 16. yüzyılda İtalya’dan alınan Rönesans mimarisinin klasik biçimleri tarafından yerini aldı.

Gotik Uyanış Hareketi

(19. Yüzyıl) 18. yüzyılın sonlarında mimaride yeniden ortaya çıktıktan sonra (Horace Walpole’s Strawberry Hill evinde) Gotik tasarımlar Viktorya mimarisi döneminde (1840-1900) özellikle İngiltere ve Amerika’da büyük bir canlanma yaşadı. Sanat eleştirmeni John Ruskin (1819-1900) tarafından desteklenen ve esas olarak dekoratif ve romantik özellikleri için kullanılan Gotik Uyanış, Viktorya sanatına önemli bir ivme kazandırdı.

Charles Barry ve August Pugin tarafından tasarlanan Parlamento Binası (1870’de tamamlandı) gibi binalar sayesinde ve James Wyatt tarafından tasarlanan Fonthill Abbey. Amerika Birleşik Devletleri’nde stil, Richard Upjohn (1802-78) tarafından tasarlanan New York Trinity Kilisesi (1840) ve James Renwick (1818-95) tarafından tasarlanan St Patrick’s Cathedral (1859-79) tarafından örneklenmektedir.

DAHA FAZLA İÇERİK

“Gotik Sanatı” tarzında

Daha fazla “SANAT” içeriğine bu bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsin!

GETURGEN Dünyasını YouTube’da keşfetmek ister misin? O hâlde bu bağlantıya tıkla!


Metin Editörü: Hatice KIRAÇ

Zülküf UZUNTÜRK

27-02-1998 Erzurum doğumluyum. Eğitim hayatımda sürekli yeni arayışlar sonrası öncesinde 2 sene Karadeniz Teknik Üniversitesi-Biyomedikal Cih. Tek. bölümünde okuduktan sonra bölümü bırakıp kendimi yollara attım, tarihi keşifler ve yeni yerler görmek amacıyla ülkenin dört bir yanını gezdim sonrasında Erzurum'a döndüm ve Atatürk Üniversitesi-Sanat Tarihi Bölümünü kazandım. Şuan aktif olarak eğitim öğretim hayatımı sürdürmekteyim.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu