Kitap

Empedokles’in Dostları

Empedokles’in Dostları

Ateşin keşfi, tekerleğin icadı derken yüzyıllardır edindiğimiz bilgi birikimimizin üzerine bir medeniyet kurduk. İnsanlık olarak bilim ve teknoloji ile geliştiğimizi, birçok alanda imkânsız şeyleri mümkün hâle getirdiğimizi düşünmekteyiz.

Peki, bir gün bir grup insan çıksa ve bize aslında kurduğumuz medeniyetin ne kadar ilkel, teknolojimizin ne kadar geri kalmış ve politikalarımızın ne kadar çürük olduğunu ispatlasa siz ne yapardınız? İşte bu soruyu birey, ülke ve diplomatik açıdan sorgulayan güzel bir distopya örneği olan “Empedokles’in Dostları” ile Amin Maalouf tam da bu karantina günlerinde bize soruyor.

Empedokles'in Dostları

Bu ender rastlanan roman Empedokles’in Dostları’nı biraz daha açıklamam gerekirse: Dünya devletleri ve yer altı çetelerinin nükleer silah savaşları başlatmak üzere oldukları bir dönemde bu savaşı engellemek adına ortaya çıkmış, sayısı bilinmeyen ve sanki bizim dünyamızın üstünde bir dünyadan yanı başımızda aynı mavi yuvarlak üzerindeki bir paralel evreni andıran geçit ile hayatımıza girmiş ve kendilerine Empedokles’in dostları diyen bir grup insanın dünyadaki işleri nasıl değiştirdiğini konu alıyor.

Kişisel fikrimi belirtecek olursam öncelikle yazara hayran kaldığımı söylemek isterim. Dili kullanma ve üslup yeteneğinin yanında sizi tekrar okumaya davet edecek cümleler içeriyor. Bir solukta okunacak bir romandan çok zekice kurgulanmış ve doğru noktalarda doğru soruları soran, okuyucunun ise ara ara molalar verip yazarı anlamak için düşünmesini gerektiren bir kitap. Başkarakterimizin iyi eğitimli, bilgi ve kültür düzeyi yüksek bir insan olması ve bir kitap yazarı olan komşusu ile paylaştığı adada sakin görünen ancak sonraları felsefi problemlerle yüzleştiği romanda diyaloglar bu iki güzide insanın entelektüel birikimini bize gayet iyi aktarıyor.

İzninizle yeniden “Empedokles’in Dostları”nın ana temasına dönmek ve bu konu hakkında biraz daha konuşmak istiyorum.

Empedokles’in Dostları, alelade seçilmiş bir isim değildir. Bu insanlar, Sicilya’nın Agrigentum kabilesine mensup milattan önce 5. yüzyılda yaşamış filozof Empedokles’in öğretileri başta olmak üzere Helenistik dönem eserlerini kendilerine pusula bilmişlerdir.

Eğer insanlar düşünme eylemini geri plana itmeden felsefeyi hayatlarının her alanına entegre ederek ve geçmiş bilgileri kullanarak ilerleselerdi her alanda ne kadar yükseleneceğini gösterirler. Dünyevi kavgaların son bulacağının ve mutlak olan mükemmel düzene erişilebileceğinin canlı örneğini oluştururlar.

Hastalıkların daha kolay tedavi edildiği, insanların ölümü nihai bir son olarak görmedikleri, huzurlu ve kusursuz bir toplum düzeninden bahsediyoruz; hem de bizimle aynı dönemde!

Evrensel ticaret bağlantılarının dışında kalan okyanus bölgelerinde gemiler üzerine kurulmuş bir uygarlık… Biz fanilerin(!) dünyayı son noktasına getirecek adımlarımıza karşı kendilerini göstermek zorunda kalıyorlar. Diplomatlarımızı tek hamlede mat ederek düzene el koyuyorlar. Ancak istilacı olmaya niyetleri yok. Zaten istila etmek isteyecekleri bir medeniyet değiliz. Düşünsenize, imkânınız olsa bir gemiye atlayıp Eski Taş Çağı’na dönseniz o insanlara ateşi öğretir miydiniz? Ya da onlara hükmetmekle uğraşır mıydınız? Yoksa konforlu evinizi, sıcak su ve elektriğinizi özleyip günün sonunda aynı gemi ile evinize geri mi dönerdiniz?

Peki, sizin için eğlenceli ve keşfedici olan bu gezi, tarih öncesi devir insanları için ne anlam ifade ederdi? İşte yazarın romanında buradan esinlendiğini varsayıyorum. Alternatif bir evrenden gelir gibi gelen bu yüksek misafirlerimizden ve onların bizden yüzyıllarca önde olan uygarlıklarını gördükten sonra hangi insan eski düzenine dönmeyi kabul eder? Halklar sabah kalkıp işlerine gitmeyi nasıl başarır? Çarpışma etkisi yaratan bu insanlık farkı, her iki toplum için de mutlak kargaşaya sebep olacaktır. Bu sorduğum soruların hepsinin cevabını bir nebze de olsa kitapta bulabildim.

Ancak yazarın da romanda sorduğu en dikkat çekici soruyu sizinle paylaşmak istiyorum: Böyle bir durum mümkün olabilir mi?

Yunan felsefesi, insanlık devirleri, toplumların kurduğu ve yıktığı medeniyetler, din insanları, filozoflar, kitaplar, yazıtlar… Yazılı ya da sözlü bize bırakılan her türlü kaynak ve düşünce… Bizlere bırakılan bu mirasın ne kadarını biliyoruz? Bu mirasın bize ne anlattığı ile ne kadar ilgileniyoruz? Üniversitelerde ya da enstitülerde araştırmalar yapan insanların, tarihçilerin, sosyologların, etnograf araştırmacıların haricinde kültürel mirasımızı neden sahiplenemiyoruz?

Belki vasisi olduğumuz bu bilgi varlığını daha çok kavramaya çalışırsak eksik yanlarımıza bir örtü bulmak yerine onları tamir edebiliriz. Belki de tek bir birey olarak başladığımız bu yolculuk sonunda evlerimize daha iyi bir çağ götürebiliriz. Sanıyorum ki yazar da bu noktada bizden kafamızı kumdan çıkarmamızı ve dünyaya dair fikirlere kendi çerçevemizden bakma alışkanlıklarımızı geliştirmemizi bekliyor.

Gökten düşen üç elmadan birini afiyetle yedikten sonra bu haftalık burada noktalıyorum. Keyifli okumalar dilerim.

DAHA FAZLA İÇERİK

“Empedokles’in Dostları” tarzında

Daha fazla “KİTAP” içeriğine bu bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsin!

GETURGEN Dünyasını YouTube’da keşfetmek ister misin? O hâlde bu bağlantıya tıkla!


Metin Editörü: Hatice KIRAÇ

Daha Fazla Göster

Sıla KILIÇ

Merhaba ben Sıla, 20 yaşındayım ve üniversite öğrencisiyim bu platformda sizlerle okuduğum kitapların inceleme yazılarını paylaşacağım. Umarım beğenirsiniz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu