Kitap

Dinlediğim En Özel Kırk Şarkı

Selam! Umarım iyi vakit geçiriyorsundur. Yeni yazı için seni çok bekletmek istemedim. Bu hafta kütüphanemin şanslı kitabı İskender Pala’dan Bülbülün Kırk Şarkısı oldu.

Yaşamımızı satır satır bölen her günümüzü bir şekilde geçiriyor ve her yeni güne ayrı satır başlıklarıyla başlıyoruz. Bazen günlerimizin çokça monoton geçtiğini düşündüğümüz ve bundan hayıflandığımız zamanlar olabiliyor. Ben de tıpkı bu şekilde düşündüğüm zamanlardan birini ekliyordum yaşam yolculuğuma. Covid-19 ve bitmek bilmeyen mutasyonlarının da katkısını esirgemediği bu yolculukta her şey tekdüzeydi ta ki Bülbül ile tanışana kadar.

Bülbül, kitabında kendini bu şekilde tanıtan ünlü yazar İskender Pala’nın kendisi oluyordu. Evvelinde yazarın methedildiğini çokça duymuştum ve bu yüzden onun eserlerini çok merak ediyordum. Olumlu bir ön yargıyla yaklaşarak aldığım bu kitabın sadece okuyup kütüphanemde tozlanmaya bırakacağım bir kitap olmayacağını henüz bilmiyordum.

Kitabın 600 sayfaya yakın olduğunu öğrenmem iki haftamı almıştı. Sabrımın son demlerindeyken heyecanla açtığım kargo paketini açmamla kapatmam bir olmuştu. Yüzleşmek istemediğim gerçek, kitabın kalınlığıydı. Neyse ki kitap okumayı seviyordum ve bu durumu sorun etmem çok uzun sürmeyecekti.

Kitaba başlamak için türlü sebepler ararken kendimi giriş kısmını okurken buldum. Yazar çokça anlamlı bir hikaye ile anlatımına başlamıştı ve bu beni istemsizce heyecanlandırmıştı. Hikayeden ne kadar etkilendiğimi düşünürken yazarın işaret ettiği detayı okuduğumda, içimde kitaba karşı çok büyük bir merak uyanmıştı. Hikayede 99.999 ilmekle işlenmiş bir figür vardı ve kitap tam 99.999 kelimeyle vücut bulmuştu. Benim için böyle nazireler kıymetliydi. Bu yüzden kitabı büyük bir iştahla okumaya başlamıştım, öyle de devam etti.

Yazar, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in(s.a.v.) hayatını her anında O’na eşlik eden bülbül gözüyle anlatıyordu. Bülbül; kitapta bir kahraman değil, anlatım tarzıydı. Yani bülbül her şeyi görüyor ve biliyordu lakin kimse onu göremiyordu. Bana göre kitabı sürükleyici yapan en önemli unsur buydu.

Bülbül, Hz. İbrahim’i(r.a.) de tanıyordu ve Allah resulünün ileride bir zamanda geleceğini ondan öğrenmişti. Yıllar yılı O’nun aşkıyla beklemiş ve geleceği nesli takip etmişti. Efendimizi de “gül” diye tasvir etmişti. Sonrasında gül doğmuş ve asıl hikaye başlamıştı.

“Bülbülün Kırk Şarkısı” çoğu kitapta olduğu gibi bölümlere ayrılıyordu. Fakat her kitapta olmayan özellikleri vardı bu bölümlerin. Her bölüm bir nazım biçimiyle ifade ediliyordu. İsmi “Sagu” olan bölüm de vardı, “Müstezad” olan da. Bunlar bana göre anlatımı güçlendiren detaylardı. Bundan da ziyade olan bir durum daha vardı ki her bölüm, ayrı ayrı sahabeler için yazılmıştı. Hangi sahabeye yazıldığı ise o bölümün başında ifade ediliyordu. Eser, baştan sona zarif düşüncelerle yazılmıştı ve bunu her detayında ortaya koyuyordu. Zaten alemlere nur olarak gelmiş o kutlu nebinin hayatı başka nasıl anlatılabilirdi ki?

Sayfalar ilerliyor, saatlerim bu kitapla geçiyor ve ben buna aldırış etmeden büyük bir açlıkla okuyordum. Gelişen olayların ardını hep merak ediyordum. Gülün nuru bütün aleme yayılıyor ve yayıldıkça okuma hevesim de bununla paralel bir şekilde artıyordu. Kitapla ciddi anlamda bütünleşmiştim. Adeta bülbül benmişim gibi yazarın duygularını paylaşıyordum. Okuduğum çoğu zamanda gözlerim doluk doluk oluyordu. Kimi zaman sevinçten, kimi zaman da hüzünden doluyordu içim. Okuduğum kitaplar çok fazlaydı lakin bu kadar yoğun duyguları bana yaşatan kitapların sayısı çok çok azdı.

Kitabıma devam ederken fark ettiğim bir şey daha vardı: Yazar, bilgileri hiç belli etmeden okuruyla paylaşıyordu. Bu bir tanımla veya dipnotla değil, hikayenin içine homojenize olmuş bir şekilde okurla buluşuyordu. Nitekim aksi olsa eser sıkıcı bir hal alabilirdi lakin yazar bunu düşünmüştü ve amacını hiç hissettirmeden uyguluyordu. Bunu bir okur gözüyle fark etmek zordu fakat kitaba incelemesini yazacağım bilinciyle başladığım için bu, gözümden kaçmayan önemli bir unsur olmuştu. Okurken fark ettiğim bir başka husus ise Efendimizin hayatının tarihsel sürecinin bir kurgu ile anlatılıyor olmasıydı. Kitapta bahsedilen karakterler konuşturuluyordu, hislerinden ve duygularından bahsediliyordu. Kitabı okunur yapan parametrelerden biri de buydu.

Bütün bu olumlu yönlerin arasında bir olumsuzluk arayan beynim şu düşünceye kapıldı: İslam aleminin nuru olan Efendimizin hayatının kurgu bir biçimde anlatılması doğru muydu? Veya ne kadar doğruydu? Bu kafamda beliren ve içimi ürperten bir soruydu. Dini konularda derin bir bilgiye sahip değildim ve bunun doğruluğunu kendim ölçemezdim. İncelememi yazmam gereken sürede bunu araştıramadığım, yazarın mutlak surette de bunun bilincinde olduğu ve illaki bu durumu bilerek yazdığını düşündüğüm için ona teslim olmuş ve bu fikri kabullenmiştim. Lakin bu kabullenişim sınırlıydı ve fırsatını oluşturduğum ilk anda bu konuyu irdelemeyeceğim anlamına da gelmiyordu.

Kitabın artık son sayfasını çevirmiştim. Tıpkı kapağında yazdığı gibi roman tadında bir siyerdi. Karmakarışık duygularım vardı ve ne olduğunu anlayamadan serzenişini ettiğim 589 sayfa bitivermişti.  Bir yandan böylesine özel bir eseri okuyup bitirmenin mutluluğu vardı üzerimde. Bir yandansa bu güzel öykünün son buluyor oluşunun hüznü çökmüştü omuzlarıma. Tıpkı hikayede işlenen figür gibi: 99.999 kelimeyle ilmek ilmek işlenen bu nadide eser son bulmuştu.

Bülbülün Kırk Şarkısı, hayatımın her döneminde, herkese önereceğim kıymette bir eser olarak kalacak bende. Olumlu bir ön yargıyla yaklaştığım İskender Pala kitaplarına olan inancımsa hep böyle devam edecek. Hazır ismini zikretmişken ona sonsuz teşekkürlerimi sunmadan geçemeyeceğim. Kütüphanemi onun kitaplarıyla daha çok dolduracağım. Satırlarımı da onun satırlarıyla bitireceğim: “Ben bülbülüm. Eğer bugün bahçenizde bir yerlerde size kırk birinci şarkıyı söylüyorsam, bilin ki yine gülümü anlatıyorumdur.”

Şarkıların hiç bitmemesi dileğiyle…

DAHA FAZLA İÇERİK

“Dinlediğim En Özel Kırk Şarkı” tarzında

Daha fazla “KİTAP” içeriğine bu bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsin!

GETURGEN Dünyasını YouTube’da keşfetmek ister misin? O halde bu bağlantıya tıkla!


Metin Editörü: Hatice KIRAÇ

Muhammet ŞİMŞEKOĞLU

Kitapların izcisi, hancısı ve yolcusu. Giresun'da yüksekçe bir yerde psikolojik danışmanlık öğrencisi.

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu