Felsefe

Erdemli Ahlaksızlığıma Övgü

Erdemli Ahlaksızlığıma Övgü

Sokaklarımızın o yargı dolu seslerine bir kulak verin: Alacağınız her cevap; (ahlaki bir tetikte olma hâlinin doğal sonucu olarak) belki üzerinize düşeni yapmıyor oluşunuzu yüzünüze vurarak, belki de ahlaki yükümlülüklerinize bir yenisini ekleyerek “yeterince iyi” olmadığınızı düşündürecek ve sizi her daim eksik bir vicdani var oluşun sınırlarına itecektir.

Böylesi bir var oluşun sınırlarını bir başkasına, bu değilse bile “aptal” çoğunluğun beklentilerine çizdirmek elbette aptalca; fakat “ahlaksız” olanı, kötüyü cezalandırmanın şimdilerde hukuktan ayrı, istismara ve aşırılıklara açık bir alana itildiği düşünülünce bu sınırları bizden başka herkesin hoyratça ve ölçüsüzce belirlediğinden, kimi zaman bizlerin de bir başkası için bu istismarın birer üyesi olduğundan şüphelenmemek elde değil.

Tabii açıkçası, “sokaklarımız”ı burada başka bir tanımıyla kullanıma açmak gerek: Bahsettiğim “sokaklar”, birkaç yerleşim biriminin arasındaki kalabalıklarla dolu yol ve dükkânlardan çok birden fazla kişinin bir araya gelerek yaratmış olduğu toplumsal eylem ve akış hâlidir. Bir başka deyişle sokak; toplumun her bir üyesini öyle ya da böyle etkileyecek eylemlerin, etkileşimlerin ve bunların devasa zaman aralıklarında bir araya gelerek oluşturduğu toplumsal norm ve kabul değişimlerinin bir toplamıdır.

Ahlaki ve vicdani var oluşu tanımlamaksa, ilki kadar kolay değil. Ne yapıp ne yapmamamız gerektiğine dair uyduğumuz, göz kararı bir ölçü mü? Bu, tatmin edici bir tanım değil. Ahlaki özgürlüklerimiz ve yapabilme gücümüzün ölçüsü mü? Hayır, bu da yazıyı daha anlaşılabilir kılmayacak. Bunun için yapabileceğim en iyi tanım sanırım şu: Ahlaki ve vicdani var oluş, “ahlakın ne olduğu ve ne işe yaradığına; böylece vicdanın, ahlaki durumların yargılayıcısı olarak hangi kararları hangi yöntemlerle vereceğine ve yine böylece vicdanın iyi ahlakın ya da ahlaksızlığın karşısında alacağı pozisyonun veya vereceği cezanın ne olacağına” verilecek toptan bir cevaptır.

Gerçekten de yerde hareketsiz yatan birini görmek, birçoğumuzu ona yardım ederek kurtarmaya itse de bunu çok farklı ahlaki sebeplerden dolayı yapabiliriz. Eylemlerimizin iyi ya da kötü oluşunu nasıl tanımladığımıza göre bunu daha üstel bir varlığın hoşnutluğu için yapmak ya da böylesi bir durumun bizim başımıza da gelebileceği bilinciyle hareket etmek hatta bir toplumsal sözleşmenin parçası olarak görevini yerine getirdiğini düşünmek… Bunların hepsi de benzer sonuçlara gebe; ve fakat farklı motivasyonların ürünleridir.

Buradan hareketle ahlaki ve vicdani var oluşun tanımını, neyi yapıp yapmamamız gerektiğinin yanı sıra bunları neden ve hangi motivasyonla yapıp yapmayacağımızla da tarif etmemiz gerekecek. Peki, bu eylemlerin üç sahibi de söz konusu görevlerini yerine getirmediklerinde kendilerini neyin beklediğini nasıl tarif eder? Bu sorunun da cevabı açıktır: Vicdani yargı, (ya da söz konusu olayda rol almanın ahlaki değerinin yahut karşılığının ölçüsü) kişiden kişiye değişecektir. Bu da tanımımıza yapacağımız son eklemeyi açıklar: Vicdani yargılamanın şekli ve miktarı da değişken olduğundan onu bu “vicdani var oluş” tanımına dâhil etmek gerekecektir.

Öyleyse bundan sonra bu ahlaki yargılama alışkanlıklarımızı sıklaştıran, acımasızlaştıran ve onlara bir diğerine geçmeden önce bir diğeri üzerine düşünme fırsatı vermeyen; böylece vicdani sorumluluklarımızın kapsamını belirleme cüretini kendinde bulan bu yeni toplumsal normali ve bunun faillerini, erdemsiz ahlakı anlatmaya çalışayım:

Ahlaki yaklaşım ve kuralları onları toplumsal ve kişisel etkileri bulunan eylemlerin birer denetleyicisi kılmak üzere eleştirmek, karşılaştırmak ya da tasarlamak oldukça içgüdüsel bir tutumdur. Keza toplum hâlinde varlığını sürdürebilmenin (doğal olmayan) herhangi bir denetleyici üstyapı olmaksızın önemli şartlarından biri de söz konusu tutumun türün her bireyinde öyle ya da böyle var olmasıdır.

İki sosyal grup ele alalım: Bu iki grubun da muhtemel anlaşmazlık ve ihanetlerle dolu bir geçmişin törpülediği bireyler arası güven ilişkisini dahi bir diğer grubun yabancısıyla arasındaki güven ilişkisine tercih edeceği, daha muhtemel ve doğal olandır. Dahası, gruplar arası dinamikleri yöneten daha üstel bir ahlaki denetimin olsa olsa bu grupların güç ve hakimiyetlerinin anlaştığı ölçüde arada bir yerde bulunacağını hesaba katarsak; her grubun bireyleri ve ahlaki var oluşları için “ideal noktası” olduğunu ve uzlaşma noktasının söz konusu ideallere grupların kendi kurallarının olduğundan bile daha uzakta duracağını anlamak gerekir.

[Tabii, bana göre anlattığım güven ilişkisinin asimetrisini günümüzün oldukça temel sorunlarıyla (nefret suçu kavramının nesnesini hangisi oluşturuyorsa) bağdaştırmak, güncelin bizler için yarattığı bir tür “hatırlama” eğilimi ve yanılsamasından farksız; fakat şimdilik bu düşünceleri geride bırakarak söz konusu toplumsal birleşme hâlinin erdemsiz ahlakın öncülüğünde nasıl da “toplumsal tetikte oluş”u yaratabileceğine okuyucuyu odaklamak önemli.]

Sosyal grup içerisindeki ahlaki var oluşun (topluluğu bir diğeriyle kesiştiği ahlaki ve sosyal alanları düzenleyerek onu başka bir grubun acımasız dinamiklerinden koruma görevi güden) daha üstel bir ahlaki var oluştan daha çok benimsendiği ve bu gruba dâhil olma davranışının bu üstel ahlaki tutumdan daha özel ve bir yerde daha radikal, o gruba daha çok ait olan şeye geçmek gereksinimini beraberinde getirdiğini varsayalım:

Öyleyse yerine getiril(e)memiş her ahlaki davranışın, doğrusu bulunamamış her vicdani yolun bu gruptan uzaklaşmak ve o grup adına daha çok yabancılaşmak olduğunu tahmin edebiliriz. Böylesi bir yabancılaşmanın ait olunan grubun kazanımlarından elini çekmekle bu kazanımlardan mahrum bırakılmak arasındaki farkı ayırt etmeksizin bir “toplumsal bağışıklık cevabı”na, en hafifinden bir dışlanmaya, kimi zaman bir mahkûmiyete yol açmayacağını düşünmek fazla iyi niyetlilik olur.

Erdemsiz ahlak, yani bu ahlaki tutumun konumunu daha kolay tahmin edilebilir, bir diğer deyişle daha net ve fakat uçlardan daha kopuk, daha az değişime yer ve imkân tanıyan bir karaktere büründürmek ahlaki sorumluluklarımızı artırsa ve bunların üzerine daha çok düşünmemizi sağlasa da yine de “her eylemin ahlakileştirilmesi” tavrını doğru bulmak acımasızca ve yararsızdır; çünkü toplumdaki ahlaki alanların artırılmasıyla yaptığı her işin, girdiği her riskin bir ahlaki yaptırımı olduğu düşüncesiyle korkutulan bireyler, bu toplumsal tetikte olma hâlinin baskıladığı cesaretlerini toplumun dışında ve kendi yalnızlıklarında arayacaklardır. Evet, belki de davranışın ahlaki muhakemesinin ve bunun gözcülüğünün bizzat ve en çok da toplumun çoğunluğuna ve onun yargılarına bırakıldığı bir durumda bireylerin ahlaksız olanı yapması, daha da zor ve cesaret gerektiren bir iş hâlini alacaktır.

Tabii bu tavır, başlarda söz konusu sosyal grubun daha iç içe hatta daha güvenli ve daha sıkı denetimli bir hâl almasını sağlasa da gruptan kopuşların (ortak duruşun daha keskin ve tahammülsüz bir hâle bürünmesi sonucu) artık daha sık ve rutin olmasıyla grup içinde gruplar ve kamplaşmalar doğacak, tıpkı az önce bahsettiğim iki farklı sosyal grup arasındaki güven ilişkisinin bir benzeri, bu sefer de aynı sosyal grubun farklı kampları arasında meydana gelerek bir tehlike ve yalnızlaşma durumunu meydana getirecektir.

Bu tehlike ve yalnızlaşma durumunu şöyle tarif etmek gerekir: Başlangıçta birbirinden sadece kişisel, vicdani karar ve yaklaşımları kadar farklı olan bireyler, (bulundukları sosyal alan, bambaşka bir grubun üyelerine göre onları konumları ve erişilebilirlikleri itibarıyla birbirlerine daha da yaklaştırmasına rağmen) sanki bambaşka bir sosyal gruba aitmişler gibi birbirlerine tavır alırlar. Ne yazık ki bu tavır alma yani ahlaki farklılığa verilen ceza da orantısızdır.

Bireyler artık bu yeni kamplaşmanın varlığından habersiz, ahlaksız olanı cezalandırırken sanki kendi sosyal grubunun ana kabullerinden biri çiğnenmişçesine, zalimce ve büyük bir endişeyle davranır. Fakat başlarda kişisel, sosyal ve toplumlar üstü olmak üzere üç ana ahlaki tutuma sahip olmak onun için yeterli değildir; o artık sosyalin de altında ve kişiselin dışında bir kampın, bir kültün üyesi ve celladıdır. Bu yüzdendir ki trajik bir biçimde, bir komedyene hazırladığı gösterisinin içeriği üzerine kitlesi tarafından verilen tepki, bir köle tüccarına verilenle hemen hemen aynı şiddettedir.

Erdemli Ahlaksızlığıma Övgü

Ahlaksız olanın adını koymak, onu cezalandırma davranışının isabeti konusunda bizleri daha doğru ve keskin bir tutumla davranmaya iter; ya da en azından niyet böyledir; çünkü bahsedeceğim şu iki düşünce, aslında birbiriyle paradoks yaratmaktadır:

  • Toplumsal ahlaki var oluş, ahlaksız (yahut yapılması gayet doğal) olanı daha kesin ve rasyonel bir anlayışla belirleyeceği zaman, cezasını daha adaletli ve hakkaniyetli bir şekilde verecektir.
  • Bu ahlaki varoluş, cezaya tabi olan (ahlaksızca) ya da olmayan (ahlaklı ya da doğal akışa tabi olan) şeyleri daha yüksek bir sıklıkla ve katı bir sınırlamayla belirlerse etki alanını daha da genişletir. Burada ahlaksız olanı belirlemek için belirli kavramlar türetilir ya da önceden var olanlar genişletilebilir.

Esasında ahlaksız eylemin çok daha şiddetli ve dışa vurumu güçlü bir hâlini anlatan kavram, artık onun daha nazik, belki de daha az cezaya değer bir girişimi/benzerini de kapsamaya başlar. Bu, verilecek cezayı daha orantısız ve acımasız kılacağı gibi kavramın önceden içinde barındırdığı asıl ahlaksızlığın algılanış biçimini ve buna verilecek vicdani tepkiyi de bozulmaya uğratır. Artık toplumsal ahlaki var oluş, daha çok günahın ve cehennemin arayışındadır; bu, içinden çıkılamaz bir kısır döngüyü ve toplumsal tetikte oluş hâlini yaratacaktır.

Ve elbette bu paradoksu yaratanın bizzat bireylerin kişisel çıkarları olabileceğini gözden kaçırmamak gerekir. Bu kimi zaman kendini gerçekleştirme hâlini alır, kimi zamansa gerçek ahlaksızlığını saklamak isteyen birinin erdem maskesine bürünmesidir. İşte böylesi maceralarının beceriksizce bir çabası da bahsettiğim paradoksu yaratmak olacaktır:

Böyle pislik kokan mahallelerin gösterişli sakinleri, kapılarının önüne düşen bir parça toz için komşularına dünyayı dar eder. Koku devam eder, huzursuzluk sürer, kimse girişteki o kocaman bozuk lağımı göremez; çünkü onlar için vicdan, bir farkındalığın kılavuzu değil, rekabetin nesnesidir. Kendilerini gerçekleştirdiklerini, toplumsal vicdanı daha doğru olanla tanıştırdıklarını iddia eden bu iki yüzlülerin gerçekten cezalandırılması veya düzeltilmesi gerekenle karşılaşması, gülünç sahneler yaratır:

Çaresizliklerinin, yanlışın orada bir yerde olduğunu bilmenin verdiği rahatsızlık ve vicdan azabının etraflarındaki toplumsal alanın her parçasını biraz daha ahlaki kılmakla düzeltilemeyeceğini en çok da onlar bilir. Ne var ki bu türden sahte bir hassasiyet günü kurtarmaya yeteceğinden kendilerini o küçük fedakarlıklarının rüzgârına kaptırırlar. Artık burada toplumun kaybettiği, büyük sorunların çözülememesi belasından çok daha fazlası ve korku verici olanıdır.

Eylemlerin gitgide daha ahlaki hâle getirilmesi, bunların sorgulama ve yargılamaya bu kadar açık hâle getirilmesi, ahlaki anlamda doğrunun daha ayrıntılı ve tartışmaya kapalı bir reçeteyle sınırlı tutulması ve böylece yargılanmaya açık olan şeylerin sınırlarının daha da genişlemesi toplumu yalnızlaşmaya ve bir önceki o tamamlanmamış(!) ahlaki duruşumuzun başardığından bile daha azına mahkûm eder. Böylesi bir sıkışmışlığın bir tek sosyal grupta bile başka başka kamplaşma ve ayrılıkları meydana getireceği, böylece önceden hedeflenen o toplumsal ahlaki birlikteliğin daha da içinden çıkılmaz ve ayrışmalarla dolu hâle geleceği endişesini az önce de belirtmeme rağmen bu tehlikenin ciddiyetini sizlere aktarma hususunda kendimi yetersiz bulmaktayım.

İşte erdemli ahlaksızlığımın doğduğu yer burasıdır: Evet, yanlış olanla olmayanı ayırmak, bunları kavramsallaştırarak daha rasyonel ve daha belirgin ayrımlara tabi tutmak bizleri vereceğimiz tepkinin ölçüsünü daha iyi belirlemek imkânına ulaştırır. Ancak bunu yaparken ahlaksız olana verilen tepkinin ölçüsünü belirlemenin yetki ve imkânını üzerinde denetleyici bir mekanizma olmayan aptal insan topluluklarına teslim etmenin sokaklarımıza salınacak binlerce ve milyonlarca kör cellat yaratmak anlamına geldiğini hesaba katmak da insani bir görevdir.

Ahlaki olmayanı ziyadesiyle ilkesel ve özel bazı örnekleri üzerinden tartışmaya kapalı bir şekliyle sınıflandırmak, kavramsallaştırmak, kim bilir bu ahlaksızlığın mağdurları için belki de daha zorlu bir maceranın kapılarını aralayacaktır. Zira suçu tanımlamak, en basit hâliyle yeni suçlular ve mağdurlar yaratacaktır. Mağdurların, mağduriyetlerinden habersiz bir hâlde önündeki suçlunun cezalandırılışına şahit oluşları, hiç sahibi olmadıkları bir mülkün çalınması misali onları daha mutsuz edebilir mi? Suçun ve bunun suçlularının bu kadar yaygın hâle getirilmesi, bireylerin vicdanlarında birer tatminsizlik yaratarak bu ahlaki alanların iyiden iyiye daraltılmasına sebep olabilir mi?

Gerçekten de bir ahlaki “kara delik”le karşı karşıya olabiliriz; çünkü bahsettiğim bu vicdani tatminsizliğin yahut cezalandırılmaya dair korku veya cezalandırılmış olmaya dair utancın sosyal grup içerisinde başka başka kampları meydana getirecek olmasından ayrı daha tehlikeli ve korkutucu bir sonucu daha olabilir: Bu da cezalandırılma davranışının kişide oluşturacağı endişenin onun etrafındaki ahlaki duyarlılığın eşiğini düşürerek erdem sinyallemesine, bunu yapmayanların vicdani sınırlarını kendince belirleyerek onları ahlaksızlıkla yargılamasına neden oluşu ve arınmasıdır.

Erdemsiz ahlaklı, yarattığı vicdani rekabette biraz daha üste çıkarak elde ettiği kazanımın sosyal grubunun ahlakını ve bunun itibarını zedelemesinden belki habersiz, belki de haberdar fakat umarsız, kendini toplumsal ahlakın daha az hoşgörülü hatta buna rağmen daha az caydırıcı oluşundan sorumlu tutmayacaktır. Bunun her seferinde biraz daha tekrarlanışı, günün sonunda ahlaki konumun isabeti ve o “söz dinleten” tavrını sorgulanmaya daha da açık hâle getirecektir. Bu artık erdemli ahlaksızlığa, toplumumuza hakim olması gereken daha doğru ve isabetli bir farkındalığın kılavuzuna olan ihtiyacı ifade eder.

Kaynakça

[1] “The difference between ‘woke’ and a true awakening”, Slavoj Žižek, 2021, rt.com

[2] “What Makes Epistemic Injustice an ‘Injustice’?”, Morten Fibieger Byskov, 2020, Journal of Social Philosophy

[3] “Virtue signalling: the putdown that has passed its sell-by date”, David Shariatmadari, 2016, The Guardian

[4] “Epistemic Injustice: Power and The Ethics of Knowing”, Miranda Fricker, 2007, Oxford Univercity Press

[5] “The Moral Education Theory of Punishment.” Jean Hampton, 1984, Philosophy & Public Affairs 13: 208–38.

[6] “Moral Grandstanding and Virtue Signaling: The Same Thing?” Brandon Warmke, Ph.D., and Justin Tosi, Ph.D., 2020, www.psychologytoday.com

DAHA FAZLA İÇERİK

“Erdemli Ahlaksızlığıma Övgü” tarzında

Daha fazla “FELSEFE” içeriğine bu bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsin!

GETURGEN Dünyasını YouTube’da keşfetmek ister misin? O hâlde bu bağlantıya tıkla!


Metin Editörü: Hatice KIRAÇ

Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu