Edebiyat

Siyah Okyanus Efsanesi: 2. Kısım

Siyah Okyanus Efsanesi (Mavros Okeoanos) İkinci Bölüm:

Bir Hafta Önce-

“Kutsal kitabı getirin.”

Yaşlı Bilge sert sesi ile konuştuğunda Kraliçe Miris; baygın bakışlarını suyun derinliklerinde, kendi sarayında toplanan deniz insanlarının üzerinde gezdirdi. Herkes meraklı gözlerle kendisine, hafifçe rengi kararmış kuyruğuna ve Yaşlı Bilge’ye bakıyordu. Derin bir iç çekmek istedi; ancak yüreğinin tam ortasında var olan acı buna engel oluyordu. Tekrar eline aldığı kutsal kitapla duran Yaşlı Bilge’ye baktı. Bilge, gözlüklerini iterek getirilen kitabı eline aldı; ve adı gibi bildiği sayfaları açarak Kraliçe de bakışlarını gezdirdi. “Herkes sessiz olsun,” dedi uyaran bir ses tonuyla. “Kutsal kitap her şeyi açıklığa kavuşturacak.

…Kutsal kitaba göre tüm bu yaşananların bir sebebi var.”

Herkes Bilge’nin ağzından dökülecek sözlere dikkat kesilmişken Kraliçe Miris’in gözleri dolmuştu. Bu kesinlikle birkaç dakika sonra halkının ona kusacağı nefret ve isyandan değildi; ya da tüm bu yaşananlardan, rengi yavaş yavaş dönen kuyruğundan değildi. Göğsünü yakıp kavuran, her nefes alışında bir bıçak gibi saplanan acıydı sebebi. Duyduğu özlem duygusuydu.

“Biliyorsunuz ki bu krallıkta doğan hiçbir kraliçenin kuyruğunun rengi farklı olmaz. Onları diğer deniz kızlarından ayıran en temek özellikleri budur ve renkleri asla değişmez; fakat tek bir şey buna neden olabilir ki bu, hepimizin korktuğu, yıllarca kızlarınızın kulağına korkarak sessizce fısıldadığınız o efsane.”

Bilge kalın sesi ile konuştuğunda Kraliçe Miris’in halkı, şaşkınlık nidaları içerisinde biraz geri yüzdü ve bakışlarını kraliçelerine diktiler. Kimi şaşkınlıkla bakıyordu kraliçeye, kimi ise derin bir öfke ve nefretle. Ancak ona acıyan ve onun için üzülen kimse yoktu. Halkı kraliçeyi yalnız bırakmıştı. Bilge hikâyeyi halkına anlatmaya devam ederken kraliçe, kimsenin nefret dolu bakışlarını kaldıracak güçte değildi. Acı çekiyordu ve yalnızdı. Tüm deniz insanlarının sonunu getiren o hataya düşmüştü.

Bir insana âşık olmuştu.

İnsanlar yasaktı ve yasak meyveden yemişti Miris. Fakat tüm olacaklara rağmen pişman değildi, olamıyordu. Kırılgan ve oldukça güçsüz kalbini hediye ettiği adamın ona verdiği yoğun duygular bedeni için çok fazlaydı. Evrenleri arasında olan uzaklık ve ona sürekli duyduğu özlem… Kendisini hasta eden buydu.

Hassas kalbi için tüm bu acı, bir çeşit zehir gibiydi. Bu zehir ilk önce kendini zehirleyecek, sonra da su kraliçeyi lanetleyecek ve bu zehir tüm okyanusa yayılacaktı; balıkları, canlıları ve deniz insanlarını öldürecekti. Asırlardır süregelen bir efsaneydi bu. Tüm deniz halkı kendi sonlarının bu şekilde olacağını biliyor ancak hiçbir zaman inanmak istemiyorlardı. Ve şimdi, bilinen son yaklaşıyordu.

Toplanan konseyi ve daha Bilge sözlerini bitirmeden isyana kalkan halkını umursamadan yüzdü Miris. Burada durdukça çektiği acı daha da artıyordu çünkü. Yüzdü, yüzdü ve yüzdü. Yorgun bedenini de umursamadı. “Belki bu gece gelir ve ben onu görürüm, vücuduma yayılan zehir biraz olsun yavaşlar,” umudu ile karaya çıktı. Kısa bir süre bile onu görseydi duyduğu özlem azalacak, kalbi iyileşecekti. Belki kuyruğu altın sarısı rengine geri bile dönerdi; ancak o gelmedi.

Tüm gece bekledi kayalıklarda Kraliçe Miris. Umudu bin parçaya ayrılana kadar, kuyruğu tamamen siyaha dönene kadar, döktüğü gözyaşları incilerden bir göl oluşturana kadar bekledi. İnsan gelmemişti.

Siyah okyanus efsanesi

****

Aylar geçmişti. Kraliçe Miris artık yüzemeyecek kadar çok hastaydı, kendi odasına kapatılmıştı, günlerdir sadece uyuyor ve güçlükle yemek yiyordu, yüreğinin tam ortasında her geçen gün daha da korlaşan ateş ruhunu yakıyordu. Güçsüz kalbi bu ateşe ne kadar daha dayanabilirdi ki? Bu acıyı ne kadar daha çekmek zorundaydı Miris?

Günlerdir yattığı yerden yutkunarak doğruldu. Bugün dolunaydı; bu yüzden kendini diğer günlerin aksine çok daha iyi hissediyordu; yüzebilirdi, ölmeden önce son bir kez karaya çıkabilirdi. Kimseye görünmeden odasından çıktı ve sarayını gizlice terk ederek adı gibi bildiği yolda kuyruğunu özlemle hareket ettirdi.

Zayıf bedeni dolunaydan biraz güç almış olsa da yine canı yanıyordu, umursamadı. Suyun yüzeyine yaklaştıkça okyanusla beraber simsiyah olmuş kalbi heyecanla kasılmıştı. Onu görebilecek olma ihtimalinin düşüncesi bile her şeyi altüst etmeye yetiyordu. Dolunayın parlak ışığını görebilecek kadar yakına geldiğinde dudaklarını ısırarak elini hızlanmaya başlamış hastalıklı kalbinin üzerine bastırdı. “Ya orada değilse?” diye düşündü. Bu ihtimal kalbini kül etmeye yetmişti.

“Lütfen!” diye mırıldanırken gözlerini sımsıkı kapattı ve yavaşça kafasını suyun yüzeyine çıkardı. İşte o ân, onu ilk gördüğünde hissettiği duygular çok sert bir şekilde bedenini vurdu. Kalbi durmuş gibiydi, zaman durmuş gibiydi. Vücudunu bir titreme sarmıştı güzeller güzeli Kraliçe’nin. Gözleri dolmuş, özlemle yanıp kül olmuş kalbi büyük bir sancı içerisindeydi. Onu daha yakından görmeye ihtiyacı vardı, kalbinin ona ihtiyacı vardı. Heyecanla tekrar suya daldığında fazla ses çıkarmıştı; ve elbette bunun farkında değildi.

Her zaman huzur bulduğu okyanusun kıyısında bacaklarını kendine çekerek cesaretini toplamaya çalışan Ares, dalga seslerinin arasından bir hareketlilik duyduğunda gözlerini araladı. Simsiyah olmuş dalgalarda bakışlarını gezdirirken son anda büyük bir balık kuyruğu gördü. İç çekerek gözlerini kapatıp kafasını salladı hızlıca. İyice delirdiğini düşünmeye başladı. Her gece aynı rüyayı, aynı kuyruğu görüyor olmasına rağmen bir de halüsinasyonlar başlamıştı.

“Tanrım, delirmiş olmalıyım.”

Mırıldanarak geniş sırtını kumlarla buluşturup uzandı. Görüş açısına giren fotoğraf makinesi ve silahla yutkundu. Bugün çok sevdiği bu sahile son gelişiydi. Bugün her şeyin sonuydu Ares için. Doğruldu. Dolunay ihtişamla okyanusun üzerini aydınlatıyor, dalgalar sakince kıyıya vuruyordu. Ares, bir sürü şeyin fotoğrafını çekmişti. Zulmün, kanın, savaşın, ağlayan çocukların… Ve dünya gerçekten çok iğrenç bir yer olmuştu onun için. Para, mal, mülk, hiçbiri Ares’i mutlu etmiyordu.

Ona iyi gelen tek şey, fotoğraf çekmekti; ve artık dünyada fotoğrafını çekebileceği güzel bir şey kalmamıştı. Gezegenin her yanını insanların bencillikleri sarmıştı. Hırs bürümüştü herkesin gözünü. Bir kâğıt parçası için insanlar benliğinden vazgeçer olmuştu. Ares daha fazla dayanamıyordu, yaşamını mühim kılan hiçbir şey yoktu, buraya kadardı onun hayatı, cesaretini toplamışken bunu yapmalıydı artık.

Yarın sabah gazetelerde çıkacak haberleri düşündü. “Ünlü fotoğrafçı, deniz kıyısında ölü bulundu. İntihar mı yoksa cinayet mi? Psikolojik sorunları olduğunu bildiğimiz ünlü fotoğrafçı…” Yine kafasını sallayıp beyninin içinde konuşmaya başlayan sesleri susturdu. Daha fazla beklemeden kalbinin üzerine çöken ağırlığı umursamadı ve silahını kavradı. Hiç düşünmeden tetiği çekip namlusunu boğazına dayadı; fakat son anda hiç beklemediği bir şey oldu. Bir anda duyduğu çığlıkla yerinden sıçradı. Silah, elinden kayıp düştü ve boş kumların üstüne patladı.

Ares, öfkeyle gözlerini gezdirdi kumsalda. Cesaretini tam toplamışken kim ölmesini engellemişti?

“Ne yapıyorsun? Kendine zarar veremezsin!”

Kafasını sesin geldiği kayalıklara çevirdiğinde bedenini korkuyla geriye çekti. Uzun süredir büyük bir sancı ile kıvranan kalbi bir anda rahatlarken şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Karşısında muhteşem güzellikte bir deniz kızı duruyordu. Ve o, lanet olsun, o konuşuyordu. Ares yutkunarak gözlerini kapatıp açtı. Dehşet içindeydi. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilirdi? Dudakları titrerken kaybolmuş sesini bulup konuşmaya çalıştı ama olmuyordu.

Miris, gözyaşlarını silerek yutkundu. “Lütfen!” diye mırıldandı titrek sesiyle. “Benden korkma ve kendine bir şey yapma.” Âşık olduğu beden, uzun süre kendisini süzüp bakışlarını sonunda gözlerine çıkardığında Miris’in nefesleri hızlanmıştı.

“Sen de kimsin?” Titrek sesi ile konuştuğunda tüm hayatı boyunca gördüğü en güzel şeyi dikkatlice süzüyordu Ares. Bembeyaz, solgun bir teni vardı karşısındaki olağanüstü kadının. Simsiyah saçları, kuyruğunun başlangıcına kadar uzanıyordu. Simsiyah, iri gözleri; minik ve düzgün bir burnu vardı. Âdeta bir kalp şeklinde duran kıpkırmızı dudakları ise onun yüzünü mükemmeliyete tamamlıyordu. Kuyruğundaki simsiyah pullar ise onu öylesine ihtişamlı öylesine güzel gösteriyordu ki Ares ondan etkilenmişti.

Titreyen elleri ile gözlerinin önüne düşmüş uzun, simsiyah saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı Miris. “Ben tüm okyanus canlılarının kraliçesi, Kraliçe Miris…” Bir müddet sessiz kalarak tedirgin devam etti: “Sen de güçsüz kalbimin sahibisin.”

Genç fotoğrafçı, duyduklarına inanamıyordu. Onun için deniz kızları küçük çocuklara anlatılan efsanelerden başka bir şey değildi; ancak karşısında duran Kraliçe, bir efsane olmadığını kanıtlıyordu. Dakikalarca hızla çarpmaya devam eden kalbi canını sıkmıştı. Kafasını sağa ve sola sallıyor, bedenini elleriyle yerden destek alarak geriye doğru sürüklüyordu. Ares’in bu hareketine karşı Miris’in gözleri dolmuştu.

Eğer kalbini bahşettiği adam kendine zarar verseydi o da aynı acıyı yaşayacak ve aynı anda o da ölecekti. Bunun olmasını istemiyordu. Yaşayabilirlerdi. Kraliçe iyileşebilir, tüm okyanusu kurtarabilirdi; fakat kendisini gören adam korkuyor, inanmıyordu. Kraliçe, gözlerinden usulca süzülen yaşların arasında: “Sana âşığım,” diye mırıldandı.

“Kaçma benden.”

Ares, gözlerini büyüterek kendisini âdeta büyüleyen bu kadının masmavi gözlerine baktı. Kaşları çatılmıştı.

“N… Ne dedin sen?”

Kraliçe: “Duydun işte,” diye mırıldandı, sessiz sessiz ağlamaya devam ediyordu.

“Yapmamam gereken bir şeyi yaptım, aylar önce karaya çıkarak seni gördüm; ve âşık oldum. Bir Kraliçe’nin bir insana âşık olması, çok ağır bir ceza.”

Gözünden düşen her bir damla anında inci tanesine dönüşürken bir an önce her şeyi karşısındaki adama anlatmak, vücudundaki bu zehirden kurtulmak istiyordu. Mutlu olabilirdi. Henüz onun karşısına yeni çıkmış olmayı ya da şaşkınlığını düşünecek kadar sabırlı değildi.

“Tüm okyanus neden bir anda simsiyah oldu zannediyorsun?”

Burnunu çekerek bakışlarını adamın gözlerinde sabitledi. Ares, duydukları yüzünden ne yapacağını şaşırmış vaziyette sadece Kraliçe’yi izliyordu. Okyanusun renginin bir anda dönmesinin nedenini bilim adamları dahi açıklayamamıştı. Bir sabah uyanmışlardı ve okyanus simsiyah olmuştu. Karada tüm dünya bunu konuşuyordu; tüm televizyon kanalları, tüm bilim… Titreyen bedeni ile karşısında ağlayan tanrıçayı dinlemeye devam etti.

“Sana olan aşkımdan… Sana olan özlemimden bu siyahlık. Deniz kızlarının kalbi çok güçsüzdür insan. Bizim kalbimiz size göre çok daha hassastır. Sana âşık olmak, benim en büyük cezam. Ben suyun derinliklerindeyken kalbimi hediye ettiğim adamın çok uzakta olması, kalbimi hasta etti. Vücuduma bir zehir yayıldı ve altın sarı rengindeki ihtişamlı kuyruğumla beraber tüm okyanus siyah oldu. Aşkım, önce kendi vücuduma sonra da halkıma zarar vermeye başladı.”

Kraliçe Miris bakmaya cesaret edemiyor, kafası eğik konuşuyordu. Artık hıçkırarak ağlamaya başlamıştı.

“S… Sen kendine zarar verseydin eğer önce sen, sonra ben ve ardından tüm okyanus halkı ölecekti. Y… Yapma lütfen. B… Benim sana ihtiyacım var. Kalbimin sana …” devamını getirmemişti. Karşısında sarsılarak ağlayan güzel kadının söyledikleri, kulağına çok güzel bir masal olarak gelmişti Ares’in. “Saçmalık,” diye mırıldandı vücudu daha da titremeye başlarken. “Saçmalıyorsun.” Miris hızla kafasını kaldırıp âşık olduğu adamın gözlerine baktı. “Hayır!” diye haykırdı. “Lütfen inan bana. Tüm bunlar… gerçek.”

Ares, elini saçlarının arasından geçirerek derin bir nefes aldı. Aklını kaçıracaktı. Az önce güzel bir şekilde hayatına son verip huzura kavuşacakken karşısına bir masal çıkmıştı. İnanması zor şeyler söylüyordu bu dünyalar güzeli masal. Ama eğer karşısında kanlı canlı bir şekilde duruyorsa söyledikleri olasıydı. Üzerindeki şoku attığında duraksadı. Tam olarak altı aydır dolunaydan sonra her gece gördüğü o rüyayı anımsadı yeniden.

“B… Ben… Her gece gördüğüm o rüya… O sendin.”

Kraliçe hasta kalbinde ufacık da olsa yeşeren umutla gözyaşlarını temizleyerek âşık olduğu adama baktı. Hasta bedeni daha şimdiden bile onu görmüş olmasına tepki göstermişti.

“B… Bana inanıyorsun değil mi? Lütfen. Buna ihtiyacım var. Bu siyah zehrin yavaşlaması için seni görmeye ihtiyacım var. Senin yaşamana ihtiyacım var, anlıyor musun? Lütfen bu gece burada, yanımda kal. Yarın sabah bana inanacaksın.”

Genç adam derin bir nefes alıp dolunaya baktı. Bir şeylere inanmaya ihtiyacı vardı. Tüm bilim adamlarının açıklayamadığı bu siyahlık, her gece rüyalarına giren balık… Belirsizlik vardı ve onu gördüğünden beri hızlı hızlı atmaya başlayan aciz kalbi, bu belirsizliğe inanması gerektiğini söylüyordu. O gece ünlü fotoğrafçı Ares, kraliçe Miris’in isteğine uyarak kayalıklarda onun yanında kaldı.

Uyuyakalmıştı. Bunun için son derece çetin bir savaş verse de görünüşe bakılırsa kaybetmişe benziyordu. Sabahın ışıkları gözlerine vurup uyandığında ise yanında kimsecikler yoktu. Bir tek hayatına yoldaş olan o kamera ve hayatına son vermeye hazırlandığı o silah vardı. “Yaşadıklarım bir rüya mıydı?” diye düşünürken kıyıya vuran dalgalar dikkatini çekmişti Ares’in.

Dalgalar masmaviydi, okyanus masmaviydi, gökyüzü masmaviydi. Uzun zaman sonra derin bir gülümseme oluştu genç adamın dudaklarında. Gerçekti. Kraliçe gerçekti, anlattıkları gerçekti, inanması güç olsa da gerçekti ve güzeldi.

O günden sonra intihar etmek, aklından kalıcı olarak silinmişti. Her gece okyanusun kıyısına iniyor ve Kraliçe ile vakit geçiriyordu. Farklı âlemlerden olmaları Kraliçe Miris’i tam iyileştiremese de büyük oranda zehirden kurtulmuştu, mutluydu.

Aşkı artık büyük bir ateş olarak tüm benliğini yakmıyordu. Aşkı artık her gün kalbini besleyen çok lezzetli bir duygu olmuştu. Ares’in karşısına çıktığı o gece çok korkmuştu; ama tüm benliğinin sahibi ona inanmıştı. Onun iyiliği için bazen gecelerce okyanusun kıyısında uyuyordu. Günler ve aylar böyle geçti, gitti ve bir gün yine dolunay gecesinde Ares hayatının en güzel kararını verdi.

O gece son kez dünyada gördüğü en güzel şeyin fotoğrafını çekti Ares. Kraliçesi kayalıkların üzerinde sırtı dönük bir şekilde otururken altın sarı rengi kuyruğu ve tamamen bedenine vuran dolunayın eşsiz ışıklarıyla öylesine mükemmel görünüyordu ki ona olan aşkı damarlarında o ân daha da kabarmıştı. Kamerasını kapatmadan açık bir şekilde kıyıya bıraktı; ve usulca ayakkabılarının bağını çözdü. Onları da çıkarıp güzelce kamerasının yanına yerleştirdi. Dün gece beceriksizce yazdığı not vardı bir de. Onu da kamerasının altına yerleştirdi Ares; ve içinde bir miktar bile tereddüt bulundurmadan Kraliçesine doğru ilerledi. Artık gitmeliydi bu dünyadan.

Aylar önceki dolunay gecesi gibi terk edecekti bu dünyayı; ama bu sefer sadece sonsuz huzura değil, sonsuz mutluluğa, sonsuz güzelliğe gidecekti Ares.

Miris, kalbi heyecandan neredeyse duracak vaziyetteyken sabırsızlıkla bekliyordu Ares’i. Siyah okyanus buraya kadardı. Vücudundaki zehirden tamamen kurtulacaktı. Suyun tüm lanetini kaldıracaktı Kraliçe; çünkü kalbini bahşettiği adamı da yanında götürüyordu.

Ares yanına, kayalıklara çıkınca gözlerine baktı; uzun tırnaklı ellerini adamın yüzüne yerleştirdi: “Hazır mısın?” Ares, son kez kıyıda bıraktıklarına baktı ve gülümseyerek Kraliçe’sine döndü: “Hadi, bu lanet dünyayı terk edelim artık Kraliçem,” dedi muzip bir sesle ve Miris’i öptü. O ikisi tüm kötü efsaneyi silerek yeni bir efsane yazmış, el ele okyanusun derinliklerine dalmışlardı. Onlara tanıklık eden dolunay mutluydu, kayalıklar mutluydu, kötülük yoktu, su lanetini kaldırmıştı. Okyanus eskisinden daha da masmaviydi artık, bir kez bile siyaha dönmemişti. Her bir damlasında bile aşkı ve sevgiyi taşıyordu. Ve ünlü fotoğrafçı dünyayı terk edip ardında bıraktığı büyük bir belirsizliğin yanında güzel şeyler de bırakmıştı. Kamerasının altına sıkıştırdığı notta yazanlar tam olarak şöyleydi, tüm insanlığa ulaşmasını ve kaderlerinde bir şeyleri değiştirebilmeyi umuyordu:

“Hayattan haz aldığım tek nokta, güzel şeylerin fotoğrafını çekmekti; bu yüzden ben artık ne savaşın ne kanın ne de ağlayan insanlığın fotoğrafını çekmek istiyorum. Dünya bırakın yaşamayı, nefes alacak bir yer bile değil. Bencilliğiniz sizi boğmadan ondan kurtulun. Ben… gidiyorum.”

******

Genç kız, Siyah Okyanus Efsanesi’nin kapağını kapatırken mutlulukla gülümsüyordu. Kitabı okurken çok değişik duygulara kapılmış; yeri geldiğinde sevinmiş, yeri geldiğinde hıçkırarak ağlamıştı. İç çekip kitabı koltuğunun yanındaki sehpanın üzerine bıraktı.

“Ne güzel bir masaldı. Şu deniz kızları keşke gerçek olsalar!”

Ayaklanıp balkona doğru yürüdü ve dışarı çıktı. Yağmur durmuş, lacivert geceyi toprak kokusu sarmıştı. Az evvel okuduğu kitabı düşündü. Her bir kelimesini, onu ilk bulduğundan beri kendine hissettirdiklerini düşündü. İçini derin bir tedirginlik sardı.

Olabilir miydi? Tüm bunlar gerçek olabilir miydi?

Kafasını sallayıp “Saçmalık,” diye mırıldandı. Deniz kızları ve siyah okyanus efsanesi sadece kitaptan ibaretti. İçini kaplayan huzursuzlukla içeri girerek az evvel oturup kitabını okuduğu cam kenarına doğru ilerledi. Daha birkaç dakika önce elinden bıraktığı kitabı yeniden eline aldığında bıraktığı gibi bulmamıştı. Bu esrarengiz kitabın kapağını sadece ihtişamlı bir deniz kızı kaplıyorken şimdi yanında en az onun kadar ihtişamlı bir deniz adamı duruyordu. Genç kız korkuyla yutkunarak nefesini tuttu. Siyah Okyanus Efsanesi’nin kapağını araladığında ise az evvel okuduğu tüm kelimeler, cümleler yok olmuştu.

Kitabın sayfaları bomboştu ve içinde minik bir inci tanesi parlıyordu.

SON

DAHA FAZLA İÇERİK

“Siyah Okyanus Efsanesi: 2.Kısım” tarzında

Daha fazla “EDEBİYAT” içeriğine bu bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsin!

GETURGEN Dünyasını YouTube’da keşfetmek ister misin? O hâlde bu bağlantıya tıkla!


Metin Editörü: Hatice KIRAÇ

Daha Fazla Göster

Nisanur AYAZ

Kalp, büyük bir acıyla yaralandığında ve ruhun derin bir kederin içine hapsolduğunda kelimelerim yaralı ruhuna deva sunar. 21/ Yazar/ Psikolojik Danışman

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu