Edebiyat

Siyah Okyanus Efsanesi: 1. Kısım

Siyah Okyanus Efsanesi (Mavros Okeoanos) Birinci Bölüm:

Genç kız, karanlık koridorda ağır koli ile yürürken oldukça zorlanıyordu. Adımları iyice yavaşlamıştı ve ayrıca bu kitapçıda uzun zamandır kullanmadıkları tozlu bodrum katı, alerjisini tetiklemişti; durmadan hapşırıyordu. Burnuna doluşan toz tanecikleri ile bir kez daha hapşırırken bu sefer ayağı büyük bir şeye, büyük ihtimalle aşağı gelişigüzel bıraktıkları eski kitaplardan bir tanesine takılıp düşmüştü. Ayağı burkulmuştu. Acı ile inledi, sesi tozlu kitaplarla dolu boş katta yankılanmış ve üst kattan duyulmuştu.

İhtiyar adam endişe ile merdivenlerin başında görüldü.

“Kızım iyi misin, düştün mü? ” Ses tonu, endişenin her rengini barındırıyordu. Üst kattan sızan ufacık gün ışığı ile düştüğü kitapların üzerini görebilen genç kız, tozların içinde nefeslenmeye çalıştı.

“Düştüm. Ama sorun yok. İyiyim.”

Tekrar adamın pürüzlü sesini işitti: “Kitaplığın altında kalmışsın gibi güçlü bir ses çıktı, endişelendim. Hadi, yukarı gel çabuk.”

Düştüğü yerde kendini toparlayan genç kız, dizlerini kendine çekerek oturdu. Etrafına bakındı ve yüzünü buruşturdu. “Ama efendim, burası bir hayli karıştı.” Ve hemen ardından toza olan alerjisi yüzünden üç dört defa art arda hapşırdı. Hapşırıklarının arasından ihtiyar adamın kendine seslenişini işitti.

“Görmüyor musun hapşırıp duruyorsun. Yukarı gel, gece ben hallederim.”

Yüzünde istemsiz bir gülümseme oluşurken adama cevap vermedi. Ellerini birbirine çırparak ayağa kalktı. Tam o sırada gözüne güzel bir kitap ilişti. Üst kattan sızan ince ve neredeyse yok denecek kadar az olan sarı ışık sadece bu kitabın üzerine vuruyordu ve çok güzel görünüyordu.

Genç kız, büyük bir hevesle eğilip kitabı eline aldı ve bluzunun koluyla kitabın kapağındaki tozları temizledi. Kitabın kapağı, oldukça eski bir kitap olduğunu belli ediyordu. Bir sebepten rahatsız hissetti. Parmaklarının arasında duran bu kitap, içini garip ve tedirgin edici bir hissin sarmasına neden olmuştu; ancak bunu umursamadı. Kitabın üzerinde çok güzel bir stil ile yazılmış olan “Mavros Okeoanos” (yun: siyah okyanus) yazısını okşadı yavaşça. Kitabın kapağında ise okyanusun üzerinde parlayan muhteşem güzelliği ile dolunay ve kayalıkların üzerinde altın sarısı renginde devasa kuyruğu olan bir deniz kızı duruyordu.

Başparmağı ile kitabın kapağını okşuyordu sakince. Buna tezat içinde öylesine kuvvetli bir tedirginlik dolaşıyordu ki titremeye başlamıştı. Farkında değildi ve birdenbire neden böyle bir hisle dolmuştu anlamlandıramıyordu. Oldukça esrarengiz görünüyordu bu kitap ve fazlasıyla ilgisini çekmişti. Kitabı elinden bırakmadı, yukarı çıktı tekrar. Gözleri aydınlığa çıkmanın verdiği etki ile kısılırken elindeki kitabı parmakları daha sıkı kavramıştı. İhtiyar adam yavaş yavaş görüş açısına girdiğinde yutkundu.

Adamın bakışları bir şeyi var mı yok mu diye kızın üzerinde gezinirken elindeki kitabı gördüğünde durgun bir yüz ifadesine büründü. İlk önce kaşları çatıldı, ardından ifadesiz bir surata bürünmüştü.

Boğazını temizleyerek konuştu: “Bir şeyin yok ya?”

Genç kız, kafasını salladı: “Hayır, iyiyim efendim.”

Elindeki kitaba baktı tekrardan; çünkü ihtiyar adamın bakışları direkt oradaydı. İster istemez iyice tedirgin olmuştu. “Ben şey, aşağıda bul…”

“Sorun değil kızım,” dedi adam ifadesiz suratında büyük bir gülümseme oluşurken. Kızın parmakları arasında tuttuğu kitaba uzandı ve kitabı eline aldı. Koyu bakışları yoğunlaştı, tıpkı az önce genç kızın yaptığı gibi kitabın kapağını okşadı.

“Bir zamanlar yasaklı bir kitaptı,” diye fısıldadı.

Hemen ardından ise çok mühim bir şey söyleyecekmiş gibi kızın kulağına yaklaşıp gizemli bir ses tonuyla fısıldadı: “Bir denizci olan büyük kardeşim çok özenle sakladı bu kitabı. Senin gibi suya âşık bir genç kızın bunu okumasını gerçekten isterim; ancak dikkatli olmalısın.”

Titreyen elleri ile kıza uzattı kitabı tekrardan.

Anladın mı?”

İhtiyar adamın soğuk bakışları ile bakışları kesişirken yutkundu genç kız: “Anladım efendim, elbette!”

Genç kız, bu olanların üzerine daha fazla tedirgin olmuştu. Kitabı adamın elinden bir kez daha parmaklarının arasına alırken nefes alışverişleri hızlanmıştı ve her geçen saniye dizlerinin titremesi durmak yerine daha da artıyordu. İçinde baş gösteren bu merak duygusu çok fazlaydı. Bir an önce bu oldukça esrarengiz ve yasaklı kitabı okumak için can atıyordu.

Tüm gün bu tedirginlikle geçip gitmişti. Nihayet kitapçıdan çıkıp evine gelebilmiş, hızlıca gelişigüzel yaptığı ev işlerinden sonra kitap okuyacak zamanı kendine yaratmıştı.

Gece yağmurluydu. Genç kız, bugün bulduğu kitabı eline almış ve cam kenarındaki küçük koltuğa bedenini bırakmıştı. Bir kitap ve kahve ile tüm ruhunu sığdırdığı bu küçük koltukta yağan yağmurun ritmik sesi kulağına huzur dolu bir melodi gibi gelirken kitap okumak onun için hayatının en lezzetli zamanlarıydı.

Elindeki kahve bardağını yüzüne doğru yaklaştırıp kokusunu derin bir nefesle içine çekti ve kahveden büyük bir yudum aldı. Bakışlarını yavaşça elinde tuttuğu kitaba çevirirken yine kalbi teklemişti. İçini yabancısı olduğu karmakarışık duygular sarmıştı. Bu karmaşıklığın arasından sadece duyduğu merakı anlamlandırabiliyordu. Başparmağı ile hafifçe kitabı okşadı. Aklına sabah elinde tuttuğu bu gizemli kitabı bulduğunda yaşananlar tek tek üşüşürken yutkundu.

Belki de o ihtiyarın sarf ettiği sözler, kendisini bu kadar heyecanlandırmıştı. Kestiremiyordu. İçinde kabaran bu yeni duyguyu anlamlandırmak güçtü. Çok gizemli bir filmin içerisindeymiş gibi hissediyordu genç kız. Kitabın kapağında ay ışığının vurduğu kayalıklara çizilmiş altın sarı renkli kuyruğu ile dünyanın en göz alıcı tablosu gibi duran deniz kızı, kalbini daha da pır pır ettiriyordu.

Kendini daha fazla bu merak duygusunun ateşinde bırakırsa yanıp kül olacaktı. Oturduğu koltukta dizlerini kendine çekerek “Mavros Okeoanos”un kapağını araladı, penceresine vuran su damlalarının oluşturduğu huzur dolu ses eşliğinde tüm benliğini Siyah Okyanus Efsanesi‘ne bıraktı.

Medcezir, şiddetle esen rüzgârın etkisiyle çok daha fazlaydı. Büyük dalgalar; kayalara hırçınca çarpıp geri gidiyor, her seferinde büyüyerek ve ekstra hıza kavuşarak yeniden çarpıyordu. Gökte en tepede parlayan dolunay sayesinde zifiri karanlık değil, tatmin edici bir aydınlık hakimdi sahile. Işığı suyun üzerine yansıyor, tüm insanlığın görüp görebileceği en muazzam manzarayı oluşturuyordu. Ne yazık ki insanlar buna şahit olabilme lüksünü pek umursamıyordu. Hava kötü denebilecek kadar soğuktu ve rüzgâr gerçekten çok şiddetliydi; bu yüzden evlerine tıkılmayı daha cazip bulan aptal insanlar, genç adama daha fazla sıkıcı görünemezlerdi.

Yine aynı yerinde oturuyordu; ayaklarını okyanusa doğru uzatmış, ellerini destek almak için bedeninin hemen gerisine konumlandırmıştı. Gözleri kapalıydı ve sessizce nefes alışverişinin sesi yanında suyun, rüzgârın, doğanın sesini dinliyor; kendi tanımıyla huzuru bedenine hapsediyordu. Kamerası hemen yanındaydı. Birkaç dakika önce uzun uzun incelediği fotoğraf açıktı ekranında hâlâ. Bu canını sıkıyordu: Onu daha fazla görmek. Toparlandı, uzattığı ayaklarını bağdaş kurarak kendine çekti ve kamerasını eline alıp makineyi tamamen kapattı.

Şiddetle esen rüzgâra rağmen içinde beliren sigara içme isteğini bastırmaya niyeti yoktu. Beceriksizce cebindeki pakete uzandı ve ince parmaklarıyla bir dal çıkarıp dudaklarına yerleştirdi. Bu şeyi yakabilmek için neredeyse on dakikadır büyük bir savaş verse de pes etmedi ve sonunda başardı. Ciğerlerine dolan zehirli duman, anında ona şu anda hissettiğinden daha iyi hissettirirken yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Bunu seviyordu, bu lanet dumanı içine çektiğinde aldığı zevk onu gerçekten tatmin eden şeylerden bir tanesiydi. Yeniden derin bir nefes aldı sigarasından. Dumanı dışarı üflerken yeniden kafasını kaldırmış, bakışlarını gökyüzüne çevirmişti.

Gri, siyah ve lacivertin karışımı bir tona bürünen gökyüzü ve dolunay adama gerçekten uzun zamandır hissetmediği bir çeşit mutluluk duygusunu tattırıyordu. Böyle güzel bir şeye denk gelmemişti uzun zamandır. İnsanlar onun fotoğraflarını hep güzel olarak tanımlardı, başarı ile süslerlerdi bu tanımlarını ve onun çektiği fotoğraflara sahip olabilmek için birbirleriyle yarışa girerler, milyarlarca dolarlar öderlerdi. Adam bunu hiçbir zaman anlamlandıramamıştı. Kendi güzellik anlayışı o kadar uçuktu ki insanların bu tavırlarına burun kıvırıp geçiyor, bu yüzden de kişilik olarak toplum tarafından pek hoş görülmüyordu. Yine de umurunda değildi.

Sigara içerken sebepsiz düşünceler arasına dalmıştı. Onu oradan çekip çıkaran, rüzgârın şiddetini daha da artırmasıyla yükselen dalgaların ta ona kadar ulaşmış olmasıydı. Soğuk suyla irkildi ve geri kaçtı hızla. Kamerası dalgaları arasına karışmış, denizde çoktan kaybolmuştu bile. Genç adam, yaşadığı bu şoku atlamamışken ağaçlıkların olduğu taraftan yükselen garip bir çığlık sesi duydu ve bu ince ses, kulaklarını neredeyse delip geçti. Öylesine rahatsız ediciydi. Hemen ardından az evvel tek bir bulutun bile olmadığı gökyüzünü gri bulutlar sardı ve büyük şimşekler çaktı. Garip bir ândı, sanki doğa bir anda öfkelenmiş ve her şey ayaklanmış gibiydi.

Adam korkuyla titredi. Neler oluyordu öyle! Okyanus nasıl bu kadar hiddetliydi? Dalgalar o kadar acımasızdı ki tüm her şeyi yutmaya, dünyayı suları altına almaya kararlı gibiydi. Kaskatı kesilmiş, hareket edemeyen adam pelte olan zihnine söz geçiremiyordu. Ayaklanmalı, az evvel huzuru tam anlamıyla hissettiği bu yerden ardına dahi bakmadan kaçmalıydı; fakat yapamıyordu. İşte o ânda görmüştü. Dalgaların arasında en az dolunay kadar parıltılı bir balık vardı. Öyle tahmin ediyordu; çünkü görebildiği sadece devasa kuyruğuydu. Altın sarısı renginde göz alıcı güzelliğiyle yeniden belirdi. Bu sefer daha yakındaydı ve gerçekten büyüleyiciydi.

Siyah Okyanus

Hayatında gördüğü en parıltılı şeydi. Oraya gitmek istedi. Nasıl bir balık olduğunu görmek, bizzat kendi gözleriyle şahit olmak istedi. Ayaklanmak yerine dizleri üzerine emeklemeyi tercih etti. Az evvel geriye bile kaçacak takati yokken şimdi öylesine büyük bir arzuyla ilerliyordu ki hırçın dalgalara doğru… İçinde yükselen arzu ve merak tüm bedenini ele geçirmişti. O ilerledikçe sanki mümkünmüş gibi esen rüzgâr daha şiddetlendi, suyun derinliklerinden gelen çığlık sesi daha da arttı ve hırçın dalgalar öyle büyük bir hâl almaya başladı ki korkunçtu.

Görmek istediği şeye ulaşmaktan başka hiçbir şeyi umursamıyordu adam. Bir tek sesten rahatsız oluyordu; fakat bu bile ona engel değildi. Sürünmeyi bırakıp ayaklandı, okyanusun içine doğru büyük adımlar attı. Beyni sanki ele geçirilmiş gibiydi ve durmuyordu. İşte o ânda yeniden gördü kuyruğu. Devamını görebilmek için büyük bir arzu ile yanıp tutuşuyordu; fakat olmuyordu işte bu balığın bedenini bir türlü göremiyordu. Dokunmak için uzandığındaysa üzerine gelen büyük su dalgasıyla hipnozdan uyanırcasına uyandı ve çığlık atmasına dahi fırsat vermeyen su, onu derinliklerine hapsetti.

Büyük bir çığlıkla uyandı genç adam. Sol eli istemsizce boğazındaydı ve sanki nefessiz kalmış gibi hiddetle nefes alıyor, göğsü hızla inip kalkıyordu. Gözlerini kapatıp sakinleşmeye ve bir haftadır her gece aynısını gördüğü kâbusun etkisinden çıkabilmeyi ümit ederek derin derin nefesler almaya devam etti. Bu kâbusu görebileceğine emin olup uyumamaya karar verse bile bir şekilde kendini uykunun kollarına teslim etmiş buluyordu ve terler içinde boğulmak üzereyken uyanıveriyordu. Bu durumdan, tüm gece boyu sayıklamalarından ve çığlıklarından rahatsız olan sadece kendisi değildi; ev arkadaşı da oldukça rahatsızdı.

Genç adam kafasını sallayarak düşüncelerinden sıyrıldı ve yatağının yanındaki komodine uzanıp su dolu bardağı eline aldı. Birkaç yudum alarak iyice sakinleştiğinde saatin çoktan dokuz olduğunu fark etti. İç çekip saçlarını karıştırdı. Lanet olası işine oldukça geç kalmıştı. Üzerindeki pikeyi fırlatarak ayaklanacağı sırada ev arkadaşının yüksek sesli şaşkınlık nidalarını duymuş, duraksamıştı. Çok geçmeden odasında beliren adamın gözleri fal taşı gibi açıktı ve elleri titriyordu. Fütursuzca odasına dalmış ve gözlerini Ares’e dikmişti

“Aman tanrım Ares! Buna inanamayacaksın, tanrım buna inanamayacaksın! Buraya gel, çabuk kalk ve salona gel. Görmen gereken bir şey var.”

Adam, kâbuslu uykusundan uyanalı sadece birkaç dakika olmuşken böyle bir şey yaşamayı hiç beklemiyordu. Belki de hâlâ rüyadaydı, belki de hala saçma sapan bir rüyanın içindeydi ve daha uyanamamıştı. Elini çimdikleyip acısını derinden hissettiğinde bile bu ihtimali tartıyordu.

Ayaklanıp bedenini resmen sürükleyerek salona taşıdı. Ev arkadaşı büyük camların perdelerini sonuna kadar açmış, evinin okyanus manzarasını gözler önüne sermişti; ve adam bir saniye gözlerini kapatıp yeniden açtı. Karşısında uzanan uçsuz bucaksız bir mavilik yoktu. Su resmen simsiyahtı. “Hâlâ kâbus görüyor olmalıyım,” diye düşündü. Ev arkadaşına baktı kısık gözleriyle: “Benim gördüğümü sen de görüyor musun, yoksa hâlâ rüya mı görüyorum?”

Arkadaşı, olduğu yerde zıplarken kafasını sallayıp yüksek sesle bir çığlık attı: “Tanrım evet Ares! Ben de görüyorum ve kesinlikle rüyada değilsin.” Açık olan televizyonu işaret ederek yeniden Ares’e dikti gözlerini.

“Tüm dünya bunu konuşuyor Ares. Okyanusun rengi simsiyah oldu. Bu nasıl mümkün olabilir tanrım? Siyah. Resmen karşımızda gördüğümüz göz alıcı güzellik artık simsiyah.”

DAHA FAZLA İÇERİK

“Siyah Okyanus Efsanesi: 1.Kısım” tarzında

Daha fazla “EDEBİYAT” içeriğine bu bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsin!

GETURGEN Dünyasını YouTube’da keşfetmek ister misin? O hâlde bu bağlantıya tıkla!


Metin Editörü: Hatice KIRAÇ

Nisanur AYAZ

Kalp, büyük bir acıyla yaralandığında ve ruhun derin bir kederin içine hapsolduğunda kelimelerim yaralı ruhuna deva sunar. 21/ Yazar/ Psikolojik Danışman

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu