Edebiyat

Türk Edebiyatı’nın İlk Mizahi Sözlüğü Lehçetü’l Hakayık’tan Seçme Kelimeler

Tanzimat Dönemi Edebiyatı’nın önemli simalarından ve Türk mizah edebiyatının öncülerinden olan Direktör Ali Bey tarafından yazılmış ilk mizahi sözlük Lehçetü’l Hakayık‘tır. Günümüz Türkçesiyle bu eser “Hakikatlerin Dili” anlamına gelmektedir. Eserde anlamı herkesçe bilinen kelimelerin akla hiç gelmeyen anlamlarına yer verilmiş; sözcüklerin hakikatte ne ifade ettiği zaman zaman keskin bir gerçeklikle, zaman zaman da ince mizahi bir üslupla verilmiştir. Sıradan sözlüklerin aksine bu sözlükte okuyucuya bir kelimeyi açıklamaktan çok o kelimenin daha önce pek az kimse tarafından düşünülmüş belki de akla hiç gelmemiş olan yönlerine değinilmiş, okuyucuda mizahla karışık bir farkındalık oluşturması amaçlanmıştır. Lafı çok uzatmadan bu muhteşem sözlükten seçtiğimiz birbirinden anlamlı 37 kelimeye göz atmaya ne dersiniz?

1. Aferin: Ucuz ihsan.

İnsan kaç yaşında olursa olsun onaylanmak ve takdir edilmek ister. Birine bu duyguyu hissettirmek için süslü kelimelere gerek yok; özellikle çocuklara… Öğretmenler ve anne babalar çok kullanır bu kelimeyi. Ucuz ama bir o kadar etkili motivasyon kaynağı.

2. Ayna: Aksini gösteren.

Burada yazar kelime oyunu yapmıştır. Aynanın hem insanın ya da nesnelerin “aksini(yansımasını)” gösteriyor olmasına hem de çirkin kimselerin kendini güzel olarak görmesine vurgu yapmıştır. Aynaya bakınca “Ne kadar çirkinim!” cümlesini kurabilecek pek az insan var sanırım.

3. Balon: Uçucu, geçici şöhret.

Günümüzde de çok kullanılan bir kelime. Adeta bir balon gibi şişirilip önümüze koyulan kişiler, üzerlerindeki meraklı gözler kaybolunca usulca süzülüp sönüveriyorlar. Geçici popülerliğe ‘balon’dan daha iyi bir benzetme yapılamazdı herhalde! Patlamaya hazır, ucuz ve içi boş şahsiyetler.

4. Bilâ ihtiyar(Elde olmaksızın): Nedense daima da öyle olur.

Her zaman duymaz mıyız “İstemeden oldu.”, “İstemeden söyledim.”, “Ağzımdan kaçtı.” laflarını? Hakikatte ciddi manada istemeden mi oluyor tüm bunlar? Yoksa bazı kişiler aslen söylemek istedikleri sözleri bu kılıfa sokarak mı sunuyorlar? Yine de ağızdan kaçırılan sözlerin bilinçaltının bir yansıması olduğunu kimse inkâr edemez.

5. Cahil: Bir şey bilmediğini bilmeyen.

Biliyor olsaydı cahil olmazdı sanırım… İnsanın bilgisizliğinin, eksikliğinin farkına vardığı an cehalet karanlığından ilmin aydınlığına yolculuğu başlıyor. Bunun için önce kendi içimize yönelmek ve gözlerimizi kendimize çevirmemiz lazım. Cahillerin en önemli özelliklerinden biri de bu zaten: “Kendinden başka her şeyin ve herkesin farkında olmak”.

6. Cesaret: Korktuğunu belli etmemek.

Yazarın tanımı epey düşündürücü… Yine de korktuğu halde başaranlara cesur demiyor muyuz? Korkup vazgeçmek yerine korkup savaşmak, cesur olmanın bir başka çeşidi değil midir? Yoksa bazıları için fazlaca cesur görünmek, korkaklığı gizlemenin bir yolu mudur? Ne dersiniz?

7. Cüce: Büyük adamların yakından görünüşü.

Bazı insanlar için kibir, içlerindeki “aşağılık kompleksi”ni örtmenin en kolay yoludur. Büyüklük taslayan, insanları aşağılayan, yüzlerindeki memnuniyetsiz ifadeyle böbürlenerek yürüyen o kemik torbalarının içlerinde taşıdığı zayıf ruh ‘görünebilir’ olmak için kibre yani büyüklenmeye ihtiyaç duyar. Onlar için toplumda kendi olarak var olabilmenin, fark edilebilmenin başka bir yolu da yoktur zaten. Ne acınası bir varoluş tercihi!

8. Çirkinlik: Kitabı açıp okumayı arzu ettirmeyen bir cilt.

Yazarın bahsettiği bu algı, günümüzde de var ne yazık ki. Kitapları kapak tasarımını beğendiği için alanlar, bir ürünü satın alırken ambalajının cafcafına aldananlar… Onlar aramızdalar. Bu tip kişiler dışını beğenmediği kimselerin içini de merak etmiyor ve insanları görünüşüne göre yargılıyor maalesef. Halbuki süslü kapaklar kitabın içeriğini güzelleştirmeyeceği gibi şahsiyetsiz birini elbise ya da güzel bir beden güzelleştiremez. Asıl cevher içimizde… Yaşadıkça, yaşlandıkça, insanları tanıdıkça değişen tabulardan biri de bu algıdır işte. Zamanla insan dış görünüşün hiçbir şey ifade etmediğini anlar. José Saramago‘nun “Körlük” kitabında da söylediği gibi: “Dış görünüş yanıltıcıdır, insanların yüreğindeki güç, yalnızca yüzlerine ya da bedeninin çevikliğine bakarak değerlendirilemez.” Birini tanımadan, hikayesini dinlemeden yalnızca nasıl göründüğüne göre kategorize etmek, tıpkı suçsuz birini hapse atmak kadar acımasızca. Günün birinde aynı tavırla karşılaşılmadan da farkındalığın kazanılması çok zor gibi.

9. Dert: Merhamet Öğreticisi.

Birine merhamet etmeyi ancak dert sahibi olanların öğrenebileceğini kast etmiş yazar. Hakikaten de öyle… Günümüzde “empati” denilen olguda da şüphesiz aynı ya da benzer şeyleri yaşamak, benzer süreçlerden geçmek etkili. En çok acısı acısına benzeyenler anlıyor birbirlerini ve en çok onlar biliyor o derdin ne hissettirdiğini.

10. Dostluk: Fırtınalı havada içi dışına dönen şemsiye.

“Dost dediğin kara günde belli olur.” sözüne bir gönderme var burada. Dost denilen kişi, insanın en ihtiyaç duyduğu anda yanında olandır ama günümüz toplumunda güler yüz maskesinin altına gizlenen sahtelikler, çıkarlar uğruna kurulan arkadaşlıklar ve insan ilişkileri bizleri artık “dostluk” denilen kavramın çok eskilerde kaldığına inandırıyor. Sahi neydi dostluk? Zor zamanlarda elimizi uzatınca kaybolan, mutlu ve huzurlu zamanlarda mutluluğumuzu paylaşmak(!) için yanımızda bitiveren kişileri hangi kategoriye koyabiliriz? Zor günlerde başımızı omzuna yaslayıp dert anlatabileceğimiz kimimiz kaldı etrafımızda? Eğer fırtınalı havada içi dışına dönmeyen bir şemsiyeniz varsa hâlâ sıkı sıkı tutun ve bırakmayın onu.

11. Hasta: Sıhhatin değerini anlamaya başlayan adam.

Kaybetmeden değeri anlaşılamayan iki şey şüphesiz: sağlık ve zaman.

12. Hafıza(bellek): Fikir ve düşüncelerin yardımlaşma sandığı.

Hafızamız tıpkı yazarın benzettiği gibi binlerce fikrin, anının, imgenin içine hapsolduğu bir sandık gibi adeta. Zihnimizdeki her şey birbiriyle irtibatlı ve çoğu zaman bir fikri yada anıyı hatırlamak istediğimizde belleğimize gizlenmiş diğer şeyler onu hatırlatmaya yardımcı oluyor. Bazen bir kokunun bile bize bambaşka bir şey anımsattığı olmuyor mu? Ya da okunan bir kelimenin, görülen bir nesnenin zihnimizde bambaşka çağrışımlar yarattığı? Yazar, zihnimizdeki bu karmaşıklık arasındaki işbirliği ve uyumu ne de güzel ifade etmiş!

13. İlim: Açlıktan ne haber?

Yazar bu tanımda ilimle uğraşan kimselerin ekseriyetle geçim sıkıntısı çekmelerinden dem vuruyor. Bu gerçek ne yazık ki günümüzde de değişmedi. Büyük bir hevesle üniversite okuyup mezuniyet sonrası iş bulamayanlar, atanamayanlar, lisansüstü eğitimlerini işsizlik kaygısıyla sürdüremeyenler, doktoralı işsizler… Haksız rekabet ve torpil karşısında direnemeyip ilim öğrenme serüvenini noktalayan o kadar çok insan var ki… Geçim sıkıntısından sıyrılıp kendini yalnızca eğitime ve öğrenmeye verebilmek çok zor günümüz dünyasında.

14. İtmi’nan(Emin olma, güven içinde olma): Gülden yatak.

İnsanın bir şeyden emin olduğunda içini kaplayan o huzurun, o rahatlığın tanımını çok güzel bir benzetmeyle yapmış yazar. Gerçekten de bir şeyden emin olduğunuzda içinizi saran o güvenin tarifi yok ama bana kalırsa bir şeyden gerçek manada emin olabilmek, çok nadir yaşanılacak anlardan. Bununla ilgili Akıl Oyunları filmindeki şu replik durumu özetler nitelikte: “Hayatta hiçbir şeyden emin olamazsın, emin olman gereken tek şey bu”. Yaşamımız boyunca bir şeyden tamamen emin olduğumuz ve yazarın benzetmesiyle gülden bir yatakta yatar gibi rahat hissettiğimiz kaç ana şahit olduk?

15. Mâzi(Geçmiş zaman): Hayıflanma çekmecesi.

Yazar burada insanların daima geçmişe, geride kalan zamana ve anılara özlem duymasına vurgu yapmış. İnsanlar, anı yaşamak yerine bazen geçmişe özlem duyar; orada olsa her şeyin daha farklı, daha güzel olacağını hayal eder. Eskimiş, uzun zamandır açılmayan tozlu bir çekmeceyi karıştırır gibi anı çekmecesini karıştırır ve içinde kaybolur. Yer yer hayıflanır, yer yer hüzne gark olur. Halbuki ne geçmiş vardır elde ne de gelecek. Yalnızca “şimdi” vardır ve bu zaman dilimini değiştirmek hâlâ insanın elindedir. Değişmesi hiçbir zaman mümkün olmayan şeyler için pişmanlık duymak, yaşanmakta olan zamanın güzelliğini gölgelemek değil midir?

16. Mütereddit(Kararsız, tereddüt eden): Daima zarar ve ziyana uğrayan kimse.

“En kötü karar karasızlıktan iyidir.” lafını hepimiz duymuşuzdur. Yazar burada da bu gerçekliğe parmak basmış. Hakikaten de insanı kararsızlığın yarattığı belirsizlik kadar yıpratan pek az şey var. İhtimaller ve seçenekler üzerine düşünmek ve bir sonuca varamamak ruhu fazlasıyla yıpratır. İnsanın “ne karar vereceği üzerine” bile karar veremediği bu anlarda hayat akmaya devam eder ve bu yüzden insan pek çok fırsatı kaçırır. Bazen bir şeyi tercih etmek, bazı şeylerden vazgeçmeyi beraberinde getirir. Yeni bir hayatın kapısını aralamadan önce pek çok şeyi ardımızda bırakırız; ama yenilik iyidir, hayal edilen şeyler uğruna risk almak da öyle. Kararsız ve çekimser kalarak hayatı geriden seyretmek yerine bir adım atıp yaşamaya başlamak en iyisidir. Zamanı ellerimize alıp tutamayacağımıza göre bir an önce karar verip hayatın akışına kendimizi bırakmak gerek.

17. Milyon: Bir sadık dost ile bir sağlam mideden başka insanı her şeye muktedir kılar.

Maddeperest ruhlarla aynı zaman dilimde yaşadığımız şu zamanda bile satın alınamayacak bazı şeyler var hâlâ.. Hakiki bir dost ve sağlıklı bir vücut gibi mesela. Bu yüzden para=mutluluk demek değildir çoğu zaman. Maddesel her şeye sahip olmaya güç yetirebilmek manevi açıdan ruhu doyurmaya yetmez asla.

18. Nasihat: Kürkçüoğlu macunu.

“Kürkçü dükkanına geri dönmek” deyimi ile ilişkili bir tanım. Biri size ne nasihat verirse versin kendiniz yaşamadan öğrenemezsiniz. Eninde sonunda kürkçü dükkanına geri döndüğünüzdeyse de iyileşmiş yaraya macun sürmek gibi faydasız ve etkisiz kalır o nasihatler.

19. Saçma: Bizim görüşümüzde olmayan kimselerin düşünceleri.

Nedense insanların çoğu için her şartta ve durumda kendisi haklıdır. Bizimle aynı düşünmeyen kişilerin fikirlerini saçma bulur, yargılar ve ötekileştiririz. Sahi biz tüm bu saçmalıkların neresindeyiz? Ya biz de “saçmalık” olarak nitelendirdiğimiz fikirlere sahipsek? Ya söylemlerimiz gerçeklikten uzak birer zırvalıktan ibaretse? Ne kadar zor değil mi kendimize objektif bir gözle bakabilmek!

20. Perhiz: İştah açıcı.

“Tam diyete girdim iştahım açıldı.” diyenleri düşündüren bir tanım. Normal zamanda insanın canının istemediği, aklından bile geçirmediği yiyecekleri diyetteyken delicesine yemek istemesi kısıtlanmanın vermiş olduğu bir yan etki olsa gerek.

21. Sebatsızlık: Ötekinin(bizden başkasının) kabahati.

Bilindiği gibi sebat kelimesi “sözünden veya kararlarından dönmeme, bir işi sonuna değin sürdürme, direşme” anlamlarına gelmektedir. Sebat etmemek ya da sebatsızlık kavramı da bunun tam tersi. Yazar bu kavramı sözlük anlamından bağımsız, öylesine güzel tanımlamış ki… Gerçekten de hayatında olumsuzluk yaşayan, başına gelen aksaklıklardan, kötü şeylerden ve başarısızlıklarından başkalarını sorumlu tutan kişiler epey fazla. Bazıları için bir şey üzerine sebat edememesinin, onu başaramayışının tek sorumlusu başkasıdır daima. Böyle kimseler, yaşamı boyunca asla mutlu olamazlar; Kendilerindeki eksiklik ve kusurları fark edemeyip değişim ve ilerleme kaydedemeyecekleri için.

22. Politika: Çoğu zaman yalan söylemeli, daimâ vadetmeli; iş becermeli vesselâm!

Bu tanım üzerine ne söylenebilir ki? Doğruluğu su götürmez.

23. Sükût: Belagât, dehşetli söz.

Susmak… İçinde onlarca kelimeyi hapseden sessiz bir çığlık değil midir bazen? Anlayabilenler içinse en süslü sözcüklerden daha kıymetli. Bu tanım bana Yılmaz Erdoğan‘ın “Susuştu Yüzün” şiirindeki “Avaz avaz susuyorum.” cümlesini hatırlattı. İnsanın avaz avaz sustuğu zamanlar da gelir bazen. Ruhunun derinliklerinden yükselen sessiz çığlığı pek az kimse duyar. Böyle anlarda gözler, sükutun en büyük tercümanıdır. Ve şüphe yok ki sükutun belagâtı, yeryüzünde söylenmiş ve söylenecek sözlerden çok daha derinlikli bir anlam taşır. Bu yüzden çok az kimsenin başarabildiği bir şeydir susarak konuşmak.

24. Sıfır: Gerek rakamlarda, gerekse insanlarda bulunduğu yere göre değeri artıp eksilir.

25. Sır: Kolay buhar haline gelen bir esans; ne kadar sağlam kapansa -yine de- birazı uçar.

Daha iyi bir benzetme yapılamazdı belki… Dostoyevski’nin de dediği gibi: “Hiçbir sır yoktur ki herkes duymuş olmasın.”

26. Şiir: Darası alınmış söz.

Bu tanımı anlayabilmek için önce dara kelimesinin manasını bilmek gerek. Daranın sözlük anlamları şunlardır:

1. Kabıyla birlikte tartılan bir nesnenin kabının ağırlığı.
2. İçinde yük taşınan aracın boş durumdaki ağırlığı.
3. Terazide dengeyi sağlamak için hafif gelen kefeye ağırlık olarak konulan taş, demir, çivi vb., abra.

Yazar burada şiiri tüm fazlalık ve gereksiz ayrıntılarından arınmış söz olarak tanımlamış. Şiirler düz yazılar gibi gereksiz sözcükler, uzun tasvirler, dolambaçlı anlatımlar içermez; anlatılmak istenen bazen birkaç hatta tek bir sözcükle bile anlatılabilir. “Darası alınmış söz” tanımı bu yüzden şiire tamamen uyuyor. Bazen bir hikayenin anlattığını bir dizeyle özetleyebilirsiniz, bazense bir şiire bir ömrü sığdırabilirsiniz.

Asaf Halet Çelebi’nin Bir Şiiri

27. Kabiliyet: Affolunmaz hata.

Yazar burada kabiliyetli kimselerin başkaları tarafından daima eleştirildiğine ve kıskanıldığına gönderme yapmış. Günümüz dünyasında sahip olduğunuz ufacık bir meziyet bile kıskanılmak için yeterli. Aptal ve vasıfsız olmadığınız müddetçe yaşamınız boyunca eleştirilecek, engellenecek ve kıskanılacaksınız; bu hayatın kaçınılmaz bir gerçeği. Bu yüzden Sabahattin Ali‘nin öğüdüne kulak vermek gerek: “Ne derlerse desinler, biz kalbimizin ve kafamızın doğru bulduğu şeyleri etrafın ne dediğine bakmadan yapmalıyız.” Evet, çünkü insanlar daima konuşur ve daima eleştirir. Kabullenilmek ve onay görmek için kendi olmaktan vazgeçmemeli insan.

28. Kese: İnsanların itibarını(değerini) ölçen ve gösteren terazi.

Cebindeki cüzdanın doluluğu ya da sahip oldukları mal sayesinde itibar görenlerin tüm bunları yitirdiklerinde ortada şahsiyet namına hiçbir şey kalmıyor maalesef. Bu yüzdendir ki maddi açıdan kendini zenginleştirip manevi açıdan yoksun bırakan kimselerin en büyük korkusudur iflas etmek; çünkü onlara göre iflas etmek demek toplum nezdinde saygıyı yitirmek, şahsiyetini yitirmek, “hiç” olmakla aynı şey. Halbuki insanı insan yapan şey taşıdığı insani değerleri, fikirleri ve duyguları. Tüm bunlar olmadığında zenginlik ne anlam ifade eder ki?

29. Kelime: Eşyanın elbisesi.

Nesnelere, eşyalara, kavramlara, olgulara anlam yükleyen ve her birine bir elbise giydirir gibi kelime atfeden biz insanlar değil miyiz? Kelimeler olmasaydı zihnimizdeki imgeleri neyle ifade ederdik? Nesneler, imgeler, kavramlar… Evrene dair her ne varsa zihnimizde, çıplak silüetler halinde kalacaktı. Kelimeler olmasaydı yeryüzündeki her şey başıboş ve anlamsız olacaktı. İyi ki giydirmiş insanoğlu bu güzel elbiseyi.

30. Nezle: Burunların iç tarafındaki koylara mahsus fırtına.

Fırtınayı durdurabilene aşk olsun 🙂

31. Teselli: Söz yakısı.

Ne hoş bir tanım. Birini teselli etmek için söylenen sözler tıpkı ağrıyan bir yere yapıştırılan bir yakı gibi değil midir? Tedavi etmese de bir süreliğine ağrıyı dindirir.

32. Torpil: Uzaktan merhaba.

Torpil kelimesini yazar iki mânâda kullanmıştır: İlki: Bir geminin uzaktan attığı mermiyle başka gemiye zarar vermesi. İkincisi: Bir kimsenin bir başkasını uzaktan ve dolaylı olarak desteklemesi, koruması.

Günümüzün yaygın toplumsal hastalıklarından biri torpil, başka bir ifadeyle adam kayırma her yerde karşımıza çıkıyor ve ne yazık ki önünü alabilmek mümkün değil… Tanıdığının uzaktan bir “merhaba”sı ile işe giren, hak etmediği makama atanan, en basitinden bir hastanede randevu sırasında öne geçen birinde diğer insani sıfatları aramaya gerek var mı? Neyse ki hayatta hâlâ “uzaktan merhaba”larla elde edilemeyecek şeyler de var: Haysiyet gibi, ahlak gibi, zekâ gibi, insanlık gibi…

33. Tecrübe: Sonbahar çiçeği.

Yazar burada insanların tecrübeyi genellikle yaşlandıktan ya da iş işten geçtikten sonra edinmelerine vurgu yapmış. Hep der ya büyüklerimiz: “Şimdiki aklım olsa…”, “Ah şimdi genç olsaydım…”. İnsan yaşayarak öğrenir, tecrübe kazanır; ama bu tecrübe, tıpkı sonbaharda açan bir çiçek kadar geç gelir ona göre. Yine de tüm güzelliği ve biricikliğiyle oradadır.

34. Tenâsüh(ölümden sonra başka bir canlı şeklinde dünyaya gelme, böyle devam ede ede yeniden insanlığa ve daha yüceliğe kadar ulaşma): Hintlilerin inancına göre insanlar ölümden sonra hayvan olurmuş… Bizde tam tersine.

Yazarın yalnızca ince dokundurmalarından biri… 🙂

35. Tefekkür(düşünme, düşünce, fikir): Beyni zehirleme.

Yalnızca düşünmek değil, her şeyin fazlası zehirler. Çokça düşünmek, bir şeyi fazlasıyla irdelemek; zaman zaman zihni yoran, kişiyi içten içe kemiren bir eylem olsa da bir şey üzerine etraflıca düşünmek, sorgulamak, fikirler arasında kaybolmak da çoğu zaman bizi hakikate ulaştırır. Yeryüzünü ve yeryüzünde sürdürmekte olduğumuz yaşam serüvenimizi anlamlandırmanın, aydınlanmanın, aydınlatmanın tek yolu düşünmekten geçiyor.

36. Yaş: Kadınların saklamaya muktedir olabildikleri tek sır.

Yaşı sorulduğunda yüzünde hafif bir tebessümle: “Kaç gösteriyorum?” diye soran ve asla gerçek yaşını söylemeyen kadınlara yaşamınızda mutlaka denk gelmişsinizdir. Sanıyorum yazar bu konuda haklı. 🙂

37. Zekâ: Sükût etmeyi bilmek.

“Her doğru her yerde söylenmez.” ilkesine mukabil bazen susmak en akıllıca olandır. Çok ve niteliksiz konuşmaktansa az konuşmak, çokça dinlemek, düşünmek ve bazen de susmayı bilmek gerek. Yerinde susmayı başarabilen insanlar çok daha iyi birer gözlemci oluyorlar. Zihninden geçenleri hiçbir zihinsel süzgeçten geçirmeden ortalığa adeta bir çöp gibi atıveren günümüz insanları için sözcükler hızlıca tüketilip atılan birer atıktan ibaret artık. Kimse konuşmadan önce durup düşünmüyor, kimse sözcüklerini özenle seçip törpülemiyor… Herkes konuşuyor ama herkes konuşamıyor vesselam. Susmak değil susmayı bilmek mesele. Suskunluğu yerinde ve zamanında, olması gereken miktarda kullanabilmek de zekânın en büyük göstergesi.

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Ali Bey – Lehçetü’l Hakayık – Tercüman Yayınları. İstanbul.
  2. tdk.gov.tr

DAHA FAZLA İÇERİK

“Türk Edebiyatı’nın İlk Mizahi Sözlüğü Lehçetü’l Hakayık’tan Seçme Kelimeler” tarzında

Daha fazla “EDEBİYAT” içeriğine bu bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsin!

GETURGEN Dünyasını YouTube’da keşfetmek ister misin? O halde bu bağlantıya tıkla!


Metin Editörü: Hatice KIRAÇ

Büşra Nur GANİ

Eğitimci. Daimi kâşif.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu