Edebiyat

Kukla

Hemen hemen herkes küçüklükten beri çeşitli kukla hikayeleri duymuştur. Hatta bazı kukla hikayeleri, animasyon olmuş ve bize hayat dersi veren kalıcı eserler haline dönüşmüştür. Ben de bu yazımda sıradan olan, sadece şekil almış bir odun parçasının birazcık insani duygulardan almış olduğunu varsayarak bu konuyu küçük çaplı bir şekilde ele almak istedim. Hadi, yazımıza geçelim!

Bir kuklanın hikayesi başlar sıradan bir fidanla. O fidan büyür, ağaç olur. Ağaç; ihtişamlı bir şekilde gelişir, dalları uzar, yaprakları oluşur ya da çiçek açar ve bunun gibi çeşit çeşit oluşumlar… O ağaç, hayatını sakince ve zararsız bir şekilde sürdürürken sıradan bir insan gelerek o ihtişamlı ağacı duygusuzca bin bir parçaya ayırır; ve o kocaman ağaçtan geriye sadece yere dökülen yaprakları kalır. Daha sonra o ağacın her bir zerresi bin bir yere dağılır bir amaç uğruna. Kiminin odasını ısıtmak için sobasına, kiminin yapısına ya da kiminin sıradan bir marangozhanesine…

O ağacın parçalarından biri belki de şanslıdır işinin ehli bir marangoza düştüğü için. Marangoz hele ki sanatçı ruhu taşıyan biriyse bu iş tamamdır. O ağacın parçasını alır eline, duygularını katarak güzel bir meziyetle ilmek ilmek işler, şekil verir ona. Artık o işlediği ağaç parçası, sıradan bir odun değildir. Sanat olmuştur sanatçısı için. Daha sonra renk almaya başlar süt kahvesi tenine. Fırça darbeleri, vücudunda bir ahenkle dans edermişçesine hareket ederek işini tamamlar. O artık bütününden tamamen farklı, yeni bir benlik kazanmıştır. Sanatçısı ise eserini gurur dolu bakışlarıyla süzmüştür. Ne de olsa eseri onun isteği ve duygularıyla şekil almıştır değil mi? Bir ad vermek istemiştir ve genel bir etiket düşünerek ona “kukla” kimliğini kazandırmıştır. Peki, o sanatın işi burada bitmiş midir yoksa artık marangozun tozlu raflarından birinde mi yer alacaktır? Hayır, asıl serüveni burada başlar.

Tiyatro tutkunu bir adam, onun cansız vücudunu almış ve perdeler arasına taşımıştır. Onun kimliğini kullanarak iki replik yazmış ve yüzlerce tiyatro tutkununun gözleri önünde sergilemiştir o cansız bedeni. Kendince onu bir o yana bir bu yana oynatmaya ve seslendirmeye başlamıştır. Peki, her şey bu kadar harikayken bu duygu da neyin nesidir? İnsanların kahkaha dolu gülümsemeleri o kadar güzelken neden kendisi mutlu değildir? Yoksa cansız bedeni başkasının onu iplerle oynatmasına razı değil midir? Sadece bedeni mi? Duyguları bile başkasının ağzındandı ve hepsi gerçekliğini yitirmiş sahte bir hal alıyordu. O artık benliğini tamamen kaybetmişti. Sadece o kişiye ait olduğunu ve onun kuklası olduğunu kendine sürekli hatırlatıyor ve bu duygu onun canını acıtıyordu. Çevresindeki birçok insanın da kendisi gibi olduğunu gözlemledi. Peki, o insanlar da böyle hissediyorlar mıydı? Bu duygu ona fazla ağır gelmişti ve yavaş yavaş yıprandığını hissediyordu.

Gel zaman git zaman gerçekten de parçalanmaya başladığını ve o pürüzsüz teninin çatladığını fark etti. Bu kadar oynatılmak onu yıpratmış ve ona kendini kaybettirmişti. Sahibinden duyduğu son sözleri- “Atın bunu, göz zevkimi bozuyor.”- onun sonu oldu. Bu cümlenin sonunda kendini çöp konteynerinde buldu. Kendi kendine düşündü son zamanlarında: “Ben cansızım ve hiçbir hareketim benim isteğim üzerine değil, adım gibi. Hep başkaları için hareket ederim. Kendi düşüncelerim yoktur insanlar için cümle kurmaya. Benim sahibim kimse cümlelerim de ona aittir. Peki, insanlar da böyle mi? Defalarca soruyorum kendime. Onların beyinleri var düşünmek için, duyguları var iç hallerini anlayabilmek için, dilleri var konuşabilmek için ve bunun gibi çeşit çeşit özelliklere sahipler. Peki, onlardan bazıları var ki neden benim gibi yaşıyor? Neden başkasına göre şekil veriyorlar cümlelerine ya da hareketlerine? Kendi güçleri var yerden kalkabilmek, yürüyebilmek için yani bunların hepsi kendi rızaları dahilinde olabilir. Benim gibi aciz bir odun parçası değiller. Keşke hep bulunduğum ağacın bir bütünü olarak kalabilseydim, yerden yukarıda toprağın kokusunu bütünümde hissedebilseydim. Ah insanlar! Bazılarınız benim gibi, bazılarınız ise sahiplerim gibisiniz. Ne kadar kötü tek bir denge içerisinde olamamanız.” Bu sözlerinin ardından çöp konteyneri çöp arabasına boşaltılmış ve onu paramparça etmek üzere kepçeler çalıştırılmıştı. O cansız beden artık bir sanat değil, hayal kırıklığının toza dönmüş haliydi ve bir odun parçasının hikayesi orada bitmişti.

Biz insanoğulları da öyleyiz çoğu zaman değil mi? Kimi zaman başkasının düşüncelerine göre hareket ederiz. Onlara ayak uydurmaya çalışırız. Hep bir yerlere ait olma isteğimiz üzerine davranışlarımızı başkalarına göre dizayn ederiz. Peki, bu sırada benliğimiz ne durumda? Kendi kimliğimize neler oluyor? İşte bunlar gibi soruları kendimize sormayı unuturuz. Bu soruları kendimize sormak aklımıza geldiği zaman ise ya ömrümüzün son noktasındayızdır artık ya da bir kukla gibi gözle görülür yaralar ve değerimizi kaybettiren izler taşımaya başlamışızdır. İşte o zaman bize ait olan “hayat” kavramını başkalarına harcadığımız için pişman oluruz; fakat bu pişmanlığı yaşamamak da bizim elimizde değil mi? Sonuçta bizler bir kukla gibi cansız varlıklar değiliz. Kendimize ait düşüncelerimiz var ve bu düşüncelerimizi zincirlemek ya da bu düşüncelerimizin zincirlerini kırmak da sadece bize bağlıdır. Yeter ki biz isteyelim. Kendi hayatınızın pusulası olmanız dileğiyle:)

DAHA FAZLA İÇERİK

“Kukla” tarzında

Daha fazla “EDEBİYAT” içeriğine bu bağlantıya tıklayarak ulaşabilirsin!

GETURGEN Dünyasını YouTube’da keşfetmek ister misin? O halde bu bağlantıya tıkla!


Metin Editörü: Hatice KIRAÇ

Şefaat ÇATANAK

Atatürk Üniversitesi-Bilgisayar Mühendisliği Öğrencisi

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu